Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim
Buhara'dan Anadolu'ya Uzanan Medeniyet Hattı: Gök Medreselerin Sırrı
Buhara'dan Anadolu'ya Uzanan Medeniyet Hattı: Gök Medreselerin Sırrı

Anadolu'ya baktığımızda çoğu zaman fetihlerin hikâyesini görüyoruz. Malazgirt'i, savaşları, komutanları ve kurulan devletleri konuşuyoruz. Oysa bir medeniyeti yalnızca kılıç kurmaz. Bir medeniyetin kalıcı olabilmesi için ilme, düşünceye, kültüre ve hafızaya ihtiyacı vardır.

Bugün Tokat'ta, Niksar'da, Amasya'da ya da Sivas'ta yükselen tarihî yapılara baktığımızda aslında yalnızca taşları görmüyoruz. Yüzlerce yıl boyunca taşınan bir fikrin, bir dünya görüşünün ve bir medeniyet tasavvurunun izleriyle karşılaşıyoruz.

Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşması çoğu zaman askerî başarılar üzerinden anlatılır. Elbette Malazgirt Zaferi tarihin dönüm noktalarından biridir. Ancak Anadolu'nun gerçek anlamda Türk yurdu hâline gelmesini sağlayan yalnızca fetihler değildir. Fetihlerle birlikte Buhara'dan, Semerkant'tan, Belh'ten, Harezm'den ve Mâverâünnehir'in büyük ilim merkezlerinden gelen kültürel miras da Anadolu'ya taşınmıştır.

İşte bu noktada karşımıza Anadolu tarihinin çoğu zaman gölgede kalan ama son derece önemli bir aktörü çıkmaktadır: Dânişmendliler.

Bugün Anadolu'nun ilk Türk-İslam ilim havzasından söz edeceksek, Tokat-Niksar-Amasya eksenini mutlaka yeniden değerlendirmemiz gerekir.

Çünkü bu coğrafya yalnızca fethedilmiş bir bölge değildir.

Burası aynı zamanda Anadolu'nun ilk büyük ilim merkezlerinden biridir.

Anadolu'nun Sessiz Kurucuları

Dânişmendli Devleti'nin kurucusu Melik Ahmed Gazi, tarih kitaplarında çoğu zaman bir fetih kahramanı olarak anlatılır. Oysa kaynaklar onun yalnızca savaşçı kimliğiyle değil, ilim ve kültür hamiliğiyle de öne çıktığını göstermektedir. Araştırmalarda yer alan bilgiler, Melik Ahmed Gazi'nin çevresinde çok sayıda âlimin, filozofun ve müderrisin toplandığını ortaya koymaktadır. Anadolu'da kaleme alınan ilk eserlerden biri kabul edilen Keşfü'l-Akabe'nin ona ithaf edilmiş olması da bunun önemli göstergelerinden biridir.

Bu durum aslında çok önemli bir gerçeği göstermektedir.

Malazgirt'in ardından Anadolu'ya yalnızca savaşçılar gelmedi.

Onlarla birlikte ilim insanları, müderrisler, mutasavvıflar, hattatlar, hekimler ve sanatkârlar da geldi.

Yeni şehirler kurulurken yalnızca kaleler yükselmedi.

Medreseler, zaviyeler, vakıflar ve eğitim kurumları da yükseldi.

Dânişmendli coğrafyası kısa süre içerisinde Anadolu'nun en önemli kültür merkezlerinden biri hâline geldi. Tokat, Niksar ve Kayseri'de inşa edilen medreseler, Anadolu'daki ilk kurumsal eğitim yapıları arasında yer aldı. Özellikle Yağıbasan Medreseleri, bugün hâlâ Anadolu'da ayakta duran en eski Türk medreseleri arasında kabul edilmektedir.

Bu nedenle Tokat-Niksar-Amasya hattını yalnızca bir fetih coğrafyası olarak görmek eksik kalır.

Burası aynı zamanda Anadolu'nun ilk Türk-İslam ilim havzasıdır.

Bugün Anadolu'nun büyük medeniyet hikâyesini anlamak isteyenlerin, önce bu havzayı anlaması gerekir.

Çünkü Anadolu'nun kültürel omurgası burada şekillenmeye başlamıştır.

Ancak bu hikâye Tokat'ta başlamamıştır.

Bu hikâyenin kökleri çok daha doğudadır.

Buhara'da...

Semerkant'ta...

Mâverâünnehir'in büyük ilim merkezlerinde...

Ve Anadolu'ya taşınan asıl miras da işte burada karşımıza çıkmaktadır.

Buhara'dan Anadolu'ya Taşınan Büyük Hafıza

Anadolu'da yükselen ilk Türk medreselerini, ilk ilim merkezlerini ve ilk kültür havzalarını anlamak için gözümüzü biraz daha doğuya çevirmemiz gerekiyor.

Çünkü Tokat'ta, Niksar'da ya da Amasya'da karşımıza çıkan ilim geleneği boşlukta ortaya çıkmış değildir.

Onun arkasında yüzyıllar boyunca şekillenmiş büyük bir medeniyet birikimi vardır.

Bu birikimin merkezi ise Mâverâünnehir'dir.

Bugünkü Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Kazakistan coğrafyasını içine alan bu geniş havza, Türk-İslam medeniyetinin en önemli düşünce merkezlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Buhara, Semerkant, Belh, Merv, Harezm ve Fergana gibi şehirler yalnızca ticaret yollarının değil, aynı zamanda bilgi yollarının da kavşak noktalarıydı.

Bugün dünya bilim tarihine yön veren birçok isim bu coğrafyada yetişmiştir.

Farabî...

Birûnî...

İbn Sina...

Mâtürîdî...

Zemahşerî...

Bu isimler yalnızca kendi dönemlerinin değil, insanlık tarihinin ortak hafızasında yer edinmiş büyük düşünürlerdir.

Farabî siyaset felsefesi ve mantık alanında yeni ufuklar açarken, Birûnî astronomi ve matematikte çağının çok ötesine geçmişti. İbn Sina'nın tıp alanındaki eserleri yüzyıllar boyunca Avrupa üniversitelerinde okutulmuş, Mâtürîdî'nin geliştirdiği düşünce sistemi ise Türk-İslam dünyasının zihinsel omurgasını oluşturmuştur.

Dolayısıyla Anadolu'ya gelen Türkler yalnızca yeni bir vatan kurmuyorlardı.

Aynı zamanda asırların bilgi birikimini de taşıyorlardı.

Anadolu'daki ilk medreselerin arkasında işte bu büyük miras bulunmaktadır.

Bu nedenle Dânişmendlilerin Tokat ve Niksar'da kurduğu ilim çevrelerini değerlendirirken onları yalnızca bölgesel yapılar olarak görmek doğru değildir.

Onlar Buhara'nın devamıdır.

Semerkant'ın uzantısıdır.

Belh'in Anadolu'daki yankısıdır.

Bir başka ifadeyle Anadolu'daki ilk Türk ilim merkezleri, Türkistan'dan taşınan büyük medeniyet ağının yeni halkalarıdır.

Belki de bu nedenle Anadolu'nun erken dönem medreselerinde yalnızca eğitim verilmemiş, aynı zamanda bir dünya görüşü inşa edilmiştir.

Bu dünya görüşünün temelinde bilgiye saygı, akla verilen değer ve insanı merkeze alan bir medeniyet anlayışı bulunmaktadır.

Bugün geriye dönüp baktığımızda Anadolu'nun kısa süre içerisinde neden büyük bir kültür coğrafyasına dönüştüğünü daha iyi anlayabiliyoruz.

Çünkü Anadolu'ya yalnızca insanlar gelmedi.

Fikirler geldi.

Kitaplar geldi.

Kütüphaneler geldi.

Yüzyılların hafızası geldi.

Gök Medreseler Neden "Gök" Adını Taşıyor?

İşte tam bu noktada karşımıza oldukça dikkat çekici bir soru çıkıyor.

Anadolu'nun farklı şehirlerinde yükselen bazı medreseler neden aynı isimle anılmaktadır?

Neden Sivas'ta Gök Medrese vardır?

Neden Tokat'ta Gök Medrese vardır?

Neden Amasya'da Gök Medrese vardır?

İlk bakışta bunun cevabı oldukça basit görünmektedir.

Bu yapılarda kullanılan mavi çiniler...

Turkuaz süslemeler...

Gökyüzünü çağrıştıran renkler...

Gerçekten de Selçuklu mimarisinin en dikkat çekici özelliklerinden biri mavi ve turkuaz renklerin yoğun kullanımıdır.

Ancak mesele yalnızca mimari bir tercih midir?

Yoksa "gök" kavramı bize çok daha derin bir kültürel hafızanın kapısını mı aralamaktadır?

Bugün Anadolu'daki Gök Medreselere baktığımızda yalnızca eğitim kurumlarını görmüyoruz.

Aynı zamanda bir sembol diliyle de karşılaşıyoruz.

Sivas Gök Medresesi 1271 yılında Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından yaptırılmıştır. Tokat Gök Medresesi 1277 yılında Muineddin Pervane döneminde inşa edilmiştir. Amasya Gök Medresesi ise 1267 yılına tarihlenmektedir.

Bu yapıların ortak noktası yalnızca isimleri değildir.

Mimari anlayışları, süsleme programları ve sembolik dünyaları arasında da dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır.

Çift minareli cepheler...

Derin taç kapılar...

Mukarnas bezemeler...

Geometrik yıldız kompozisyonları...

Göğe yükselen dikey mimari vurgular...

Bütün bunlar yalnızca estetik kaygılarla açıklanabilecek unsurlar değildir.

Çünkü Türk kültür tarihinde gök kavramı sıradan bir kelime değildir.

Gök aynı zamanda düzenin adıdır.

Meşruiyetin adıdır.

Kut anlayışının adıdır.

Evrensel uyumun adıdır.

Bu nedenle Anadolu'da yükselen Gök Medreseler, yalnızca eğitim verilen yapılar olarak değil, aynı zamanda Türkistan'dan taşınan kültürel hafızanın mimari sembolleri olarak da değerlendirilebilir.

Belki de bu yapıların asıl sırrı burada saklıdır.

Onlar yalnızca taş değildir.

Onlar aynı zamanda bir medeniyetin gökyüzüne yazdığı hafızadır.

Türklerin Gök Hafızası ve Anadolu'daki İzleri

Türk tarihine biraz daha yakından baktığımızda, "gök" kelimesinin yalnızca gökyüzünü ifade etmediğini görürüz.

Aslında bu kavram, Türk düşünce dünyasının en eski ve en güçlü sembollerinden biridir.

Orhun Yazıtları'nda karşımıza çıkan "Üze Kök Tengri" ifadesi, yalnızca bir inanç sistemini değil, aynı zamanda evren tasavvurunu da ortaya koymaktadır. Türkler için gök; düzenin, adaletin, devletin ve kozmik dengenin kaynağı olarak görülmüştür. Hükümdarın meşruiyeti gökten aldığı "kut" ile açıklanmış, devlet ile evren arasında sembolik bir uyum kurulmuştur.

Bu nedenle gök kavramı Türk kültüründe yalnızca fiziksel bir mekân değildir.

Bir düşünce sistemidir.

Bir dünya görüşüdür.

Bir medeniyet tasavvurudur.

Türk sanat tarihinin önemli isimlerinden Prof. Dr. Emel Esin de çalışmalarında bu konuya dikkat çekmektedir. Esin'e göre Türklerin kozmolojik düşüncesi, mimariden devlet teşkilatına kadar pek çok alanda etkisini göstermiştir. Gök kavramı yalnızca inanç alanında değil, sanat ve mimari dil içerisinde de sembolik karşılıklar bulmuştur.

Bu noktada Anadolu'daki Gök Medreselerin ismine yeniden baktığımızda mesele daha da ilginç hâle gelmektedir.

Acaba bu isim yalnızca mavi çiniler nedeniyle mi verilmiştir?

Yoksa Türkistan'dan taşınan daha eski bir kültürel hafızanın devamı mıdır?

Kesin cevap vermek kolay değildir.

Ancak bazı tarihî izler son derece dikkat çekicidir.

Buhara Yakınlarında Bir Gizem: Kökşibagan

Araştırmalarda karşımıza çıkan en ilginç ayrıntılardan biri, Buhara yakınlarında yer aldığı belirtilen tarihî bir merkezdir.

Kaynaklarda "Kökşibagan" adıyla geçen bu yerleşimin adının "Gök Mabedi" anlamına gelebileceği ifade edilmektedir. Araştırmacılar, Türkistan coğrafyasında gök merkezli sembollerin yalnızca inanç sistemlerinde değil, mimari yapılarda da karşılık bulduğunu belirtmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır.

Kimse Anadolu'daki Gök Medreselerin doğrudan Kökşibagan'ın devamı olduğunu iddia etmemektedir.

Böyle bir iddia için elimizde yeterli arkeolojik veri bulunmamaktadır.

Ancak kültür tarihinin önemli gerçeklerinden biri şudur:

Medeniyetler yalnızca taşları değil, kavramları da taşırlar.

Bir toplum yeni bir coğrafyaya göç ettiğinde yanında sadece eşyalarını götürmez.

Sembollerini de götürür.

Kelimelerini de götürür.

Hatıralarını da götürür.

İşte Anadolu'daki Gök Medreseler ile Türkistan'daki gök merkezli kültürel miras arasındaki ilişki de tam olarak bu çerçevede değerlendirilmektedir.

Belki de Anadolu'da "gök" adını taşıyan yapılar, Türkistan'dan taşınan kadim hafızanın yeni bir yorumudur.

Belki de bu nedenle aynı isim farklı şehirlerde yeniden ortaya çıkmıştır.

Belki de taşların sessizliği içerisinde yüzyılların hatırası yaşamaya devam etmektedir.

Hazar Degaron'dan Tokat'a Uzanan İzler

Araştırmanın en dikkat çekici bölümlerinden biri de Türkistan ile Anadolu arasında kurulan mimari benzerliklerdir.

Özellikle Özbekistan'da yer alan Hazar-Degaron Camii ile Tokat'taki bazı erken dönem Türk eserleri arasında dikkat çekici benzerlikler bulunduğu ifade edilmektedir. Yapıların plan anlayışları, taşıyıcı sistemleri ve bazı mimari detayları araştırmacıların ilgisini çekmektedir.

Bu tür benzerlikler tek başına doğrudan bir bağın kanıtı olarak değerlendirilemez.

Ancak kültürel süreklilik açısından önemli ipuçları sunar.

Çünkü tarih boyunca mimari yalnızca bir inşaat faaliyeti olmamıştır.

Mimari aynı zamanda bir hafıza taşıyıcısıdır.

Bir toplumun dünyayı nasıl algıladığını gösteren sessiz bir dildir.

Türkistan'da geliştirilen mimari anlayışın Anadolu'da yeniden yorumlanması da bu büyük kültürel aktarımın doğal sonuçlarından biri olarak görülebilir.

Anadolu'daki ilk Türk yapıları incelendiğinde, yeni vatanın şartlarına uyum sağlanırken eski kültürel kodların da yaşatıldığı görülmektedir.

Bu nedenle Tokat'ta, Niksar'da, Amasya'da ve Sivas'ta yükselen eserler yalnızca yerel tarih açısından değil, bütün Türk dünyasının kültürel tarihi açısından da büyük önem taşımaktadır.

Taşların Arasında Saklanan Hafıza

Bugün bir turist olarak Gök Medrese'nin önünde durduğunuzda çoğu zaman gördüğünüz şey yalnızca taş işçiliğidir.

Çift minareleri görürsünüz.

Taç kapıyı görürsünüz.

Mavi çinileri görürsünüz.

Ancak bazen tarih bize görünenin ötesine bakmamızı ister.

Belki de bu yapılarda asıl önemli olan taşların kendisi değildir.

Taşların taşıdığı hafızadır.

Çünkü Anadolu'daki Türk varlığı yalnızca bir fetih hikâyesi değildir.

Aynı zamanda büyük bir kültürel yolculuğun hikâyesidir.

Bu yolculuk Buhara'dan başlamıştır.

Semerkant'tan geçmiştir.

Belh'te olgunlaşmıştır.

Merv'de güçlenmiştir.

Tokat'ta yeniden filizlenmiştir.

Niksar'da kök salmıştır.

Sivas'ta yükselmiştir.

Ve Anadolu'nun kalbinde yeni bir medeniyet inşa etmiştir.

Bugün Gök Medreselerin önünden geçerken belki de yalnızca tarihî bir yapıya bakmıyoruz.

Belki de Türkistan'dan Anadolu'ya uzanan bin yıllık bir hafızanın sessiz tanıklığıyla karşılaşıyoruz.

Çünkü bazen bir medeniyetin gerçek hikâyesi kitaplarda değil, taşların arasında saklıdır.

Ve o taşlar, dinlemeyi bilenlere hâlâ konuşmaktadır.

Erdoğan Erdoğdu
Türk Dünyası Sinema Vakfı Başkanı
Yapımcı – Gazeteci
Türk Dünyası Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !