Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim
Yolların da Bir Hafızası Vardır
Yolların da Bir Hafızası Vardır

Bazı yollar yalnızca iki şehri birbirine bağlar.

Bazıları ise bir ülkenin kaderini…

Haritalarda ince bir çizgi gibi görünen o yolların üzerinden yalnızca insanlar geçmez; umutlar, ekmekler, ayrılıklar, sevinçler ve acılar da geçer. Bir kamyonun kasasındaki kömür bir annenin sobasını ısıtırken, aynı yolun bir başka virajında sönen bir hayat yıllarca anlatılacak sessiz bir hikâyeye dönüşür.

İşte Kırkdilim böyle bir yerdir.

Çorum’u kuzeye, Karadeniz’e ve oradan İstanbul’a bağlayan bu dar boğaz, yalnızca dağların arasına sıkışmış bir geçit değildir. O; taşın, rüzgârın ve insan inadının birlikte yazdığı uzun bir destandır.

İlk kez görenler için yalnızca dik kayalıklar, keskin virajlar ve derin vadiler vardır.

Ama burayı bilenler başka şeyler görür:

Kayaların arasında sıkışıp kalan eski kamyon seslerini…

Sis çöktüğünde birbirini arayan korna seslerini…

Kış gecelerinde zincir takan şoförlerin ellerindeki soğuğu…

Bir de her virajın ardında bekleyen görünmez tedirginliği…

Çünkü Kırkdilim, insana hiçbir zaman tamamen teslim olmamıştır.

Çocukken yolların da insanlar gibi bir karakteri olduğuna inanırdım.

Bazıları neşeliydi.

Kıvrıla kıvrıla uzanır; insanı düğünlere, bayramlara, panayırlara götürürdü.

Bazıları bereket kokardı.

Toz kaldırarak tarlalara, pazarlara, harman yerlerine ulaşırdı.

Bazıları ise hüzünlüydü.

Genç delikanlıları askere götürür, geride gözleri yaşlı analar bırakırdı.

Fakat bir yol vardı ki çocuk aklımla bile ondan biraz çekinirdim.

Adını ilk duyduğum gün ürpermiştim:

Kırkdilim…

Bu isim bile insana sert gelirdi.

Sanki dağın bağrından kırk kez koparılmış büyük taş parçalarının adıydı.

Yıllar sonra öğrendim ki gerçekten de öyleydi.

İnsan, doğanın “Geçemezsin.” dediği yere inat etmiş; kayaları dilim dilim keserek kendine bir yol açmıştı.

Belki de bu yüzden adı Kırkdilim olmuştu.

Bu yalnızca bir yol değildi.

İnsanın tabiatla yaptığı en eski pazarlıklardan biriydi.

Kırkdilim’in kendine has bir sessizliği vardı.

Rüzgâr bile burada başka eserdi.

Kayalara çarpıp geri döner, uzun süre vadinin içinde dolaşırdı.

Sis bazen öyle çökerdi ki birkaç metre ötesi görünmez olurdu.

Kışın kar, yalnızca toprağın üzerine değil; insanların yüreğine de yağardı.

Çünkü bu yolun ne zaman kapanacağını, hangi virajın buz tutacağını, hangi kayanın kopup geleceğini kimse bilemezdi.

Yolun gerçek sahibi dağdı.

İnsan ise ancak izin verildiği kadar geçebilirdi.

Ben kamyonları çocukluğumdan beri severim.

Onlar bana hep yaşayan devler gibi görünürdü.

Demirden yapılmış kocaman bedenleri vardı.

Ama içlerinde yorgun insanlar otururdu.

Bir kamyonun yüksek basamağına tırmanıp direksiyonuna oturabilmek, çocuk gözümde bir anda büyümek demekti.

Kamyoncular bana kahraman gibi gelirdi.

Sırtlarında yalnızca yük taşımazlardı.

Bir fabrikanın çalışmasını…

Bir evin sobasını…

Bir çocuğun defterini…

Bir annenin ekmeğini…

Bir şehrin ışığını taşırlar, bunun için dağlarla inatlaşırlardı.

O yıllarda bunu anlayamazdım.

Bugün anlıyorum.

Bir kamyon bazen yalnızca kömür taşımaz.

Bir bölgenin geleceğini de taşır.

Fakat Kırkdilim’in başka bir yüzü daha vardı.

Bazı günler mahalleye alışılmadık bir sessizlik çökerdi.

Kadınlar kapı önlerinde alçak sesle konuşurdu.

Kimse çocukların yanında yüksek sesle bir şey söylemezdi.

Bir evin kapısı usulca açılır, ardından yine sessizce kapanırdı.

Yüzlerde tuhaf bir beyazlık olurdu.

Çocuk aklımla anlam veremezdim.

Birine usulca sorardım:

— Ne oldu?

Cevap kısa olurdu:

“Kırkdilim yine geçit vermemiş…”

O cümlenin ağırlığını yıllar sonra anlayacaktım.

Çünkü bazı yollar insanı gideceği yere ulaştırır.

Bazıları ise gideni bir daha geri getirmez.

Bugün Kırkdilim’in üzerine modern tüneller yükseliyor.

Yeni yollar açılıyor.

Virajlar azalıyor.

Kayalar delinerek geçiliyor.

Belki artık yol daha güvenli olacak.

Belki artık kamyonlar daha kısa sürede geçecek.

Belki çocuklar eskisi kadar ölüm haberi duymayacak.

Ama insanın aklında hep aynı soru kalıyor:

Bunca yıl boyunca bu dağ neden bu kadar önemliydi?

Neden insanlar bütün tehlikesine rağmen bu yolu kullanmaya devam etti?

Bu sorunun cevabı ne kayalarda gizlidir ne de virajlarda.

Cevap, bundan seksen beş yıl kadar önce bir köylünün dere yatağında eline aldığı siyah bir taşın içindedir.

Ve Kırkdilim’in gerçek hikâyesi, işte o taşla başlar…

Siyah Taşın Peşinde

Her büyük hikâye, çoğu zaman kimsenin önemsemediği küçük bir ayrıntıyla başlar.

Bazen toprağın üzerinde unutulmuş bir tohumla…

Bazen bir çocuğun kurduğu cümleyle…

Bazen de dere yatağında rastlanan siyah bir taşla…

Bugün Kırkdilim’den geçen binlerce aracın, modern tünellerin ve kilometrelerce asfaltın ardında da işte böyle sessiz bir başlangıç vardır.

Takvimler 1941 yılını gösteriyordu.

Türkiye henüz genç bir Cumhuriyet’ti. Dünyanın büyük kısmı İkinci Dünya Savaşı’nın karanlığına gömülmüş, Anadolu ise yoksulluğun, yokluğun ve umutla ayakta kalmaya çalışan insanların ülkesi olmuştu.

Çorum’un kuzeyindeki Dodurga nahiyesine bağlı Çiftlik Köyü de bu yoksulluğun sıradanlaştığı yerlerden biriydi.

Elektrik yoktu.

Makine yoktu.

Asfalt yol yoktu.

Köyün insanı toprağa bakarak yaşar, gökyüzüne bakarak karar verirdi.

Yağmur bereketti.

Kuraklık felaketti.

Sel ise bazen hem düşman hem de ekmek kapısıydı.

Çünkü sel yalnızca yıkmazdı.

Dağlardan kopardığı odunları, kalasları, kozalakları ve insanların işine yarayacak ne varsa dere yataklarına sürüklerdi.

Köylüler de sel çekildikten sonra dere boylarına iner, suyun getirdiklerini toplardı.

Bu, yoksulluğun içindeki küçük bir nimetti.

İşte Alaş Ahmet de o insanlardan biriydi.

Köyde herkes onu lakabıyla tanırdı:

“Alaş Ahmet.”

Ne büyük bir serveti vardı ne de güçlü bir bedeni.

Sağlığı ağır işlerde çalışmasına izin vermiyordu.

Ama çalışmadan da yaşanmazdı.

O yüzden dere yataklarını dolaşır, selin bıraktığı odunları toplar, evinin kışlık yakacağını çıkarmaya çalışırdı.

Hayatını değiştirecek gün de böyle başladı.

Büyük bir yağmurun ardından Alpagut Çayı yeniden kabarmıştı.

Sular çekildiğinde Ahmet yine dere yatağına indi.

Islak dalların, çamurların ve sürüklenmiş kütüklerin arasında dolaşırken gözü, güneş vurdukça parlayan siyah taşlara ilişti.

Bu taşları daha önce de görmüştü.

Ama bu kez farklıydılar.

Sanki sel, onları toprağın derinliklerinden söküp getirmişti.

Eline aldı.

Ağırlığını hissetti.

Parmaklarının arasında çevirdi.

Taş değildi sanki.

İçinde başka bir şey vardı.

Eve götürdü.

Sobaya attı.

Bir süre sonra taş yanmaya başladı.

Üstelik sıradan odun gibi değil…

Daha uzun…

Daha sıcak…

Daha dirençli…

O an askerlik yıllarında gördüğü taş kömürünü hatırladı.

Kendi kendine mırıldandı:

“Bu… kömür olmasın?”

O gece belki de gözlerine uzun süre uyku girmedi.

Çünkü bazen insanın içine bir soru düşer.

Ve o soru, bütün ömrünü değiştirebilir.

Ertesi gün yeniden dereye indi.

Bu kez odun aramıyordu.

Taşların izini sürüyordu.

Sel suyunun geliş yönüne doğru yürüdü.

Dere yatağını metre metre inceledi.

Siyah taşların sayısı arttıkça heyecanı da büyüyordu.

İz onu Tutuş Köyü yakınlarında, Kükürcük denilen mevkiye kadar götürdü.

Burada derenin kıyısı sel sularıyla oyulmuştu.

Toprağın altından simsiyah bir damar görünüyordu.

Kazmasını aldı.

Biraz daha kazdı.

Biraz daha…

Toprağın içinden çıkan siyahlık büyüyordu.

Birkaç parça kopardı.

Tekrar evine götürdü.

Yeniden yaktı.

Artık emindi.

Bu yalnızca siyah bir taş değildi.

Bu, kömürdü.

Belki de bölgenin bugüne kadar hiç bilmediği bir zenginlikti.

Bugün geriye dönüp baktığımızda bunu kolayca söyleyebiliyoruz.

Ama o gün Alaş Ahmet’in elinde ne laboratuvar vardı ne mühendis ne jeolog ne de bunu doğrulayacak bir kurum…

Sadece sezgisi vardı.

Bir de yıllar önce asker ocağında gördüğü kömürün hafızasında bıraktığı iz…

Bazen bilgi kitaplardan değil, yaşanmışlıklardan gelir.

Alaş Ahmet’in üniversitesi hayatın kendisiydi.

Bulduğu şeyin yalnızca kendisini değil, bütün bölgeyi değiştirebileceğini hissediyordu.

Fakat o dönemin Anadolu insanı için devlet, ulaşılması zor ama güven duyulan büyük bir kapıydı.

“Bunu devlete bildirmeliyim.” diye düşündü.

Kömürü saklamak yerine paylaşmayı seçti.

Çünkü o kuşak, toprağın altındaki zenginliğin önce memlekete ait olduğuna inanarak yetişmişti.

Bu düşünce onu, bölgenin en saygın isimlerinden birine götürecekti.

Millî Mücadele yıllarında cepheden cepheye koşmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın güvenini kazanmış, halk arasında “Alaylı Yüzbaşı” diye tanınan Mehmet Çetin’e…

Alaş Ahmet henüz bilmiyordu.

Elindeki birkaç siyah taş; yalnızca bir maden yatağını değil, Çorum’un kuzeyini, Kırkdilim’i, binlerce kamyonu, kurulacak işletmeleri ve on yıllar boyunca sürecek bir ulaşım mücadelesini de harekete geçirecekti.

Bir köylünün avucunda duran o siyah taş, aslında geleceğin yükünü taşıyordu.

Ve bazen bir ülkenin kaderi, en önce bir insanın avuç içine sığar.

Devlet Kapısına Giden Yol

Alaş Ahmet’in elindeki siyah taş artık yalnızca kendi sırrı değildi.

Böylesine büyük bir keşfi evinin duvarları arasına saklayamazdı.

Kömürün değerini biliyordu ama onu ne çıkaracak gücü vardı ne de işletecek sermayesi…

O yılların Anadolu köylüsü için toprağın altındaki zenginlik, kişisel servetten önce devletin emaneti sayılırdı.

Devlet güçlenirse millet güçlenirdi.

Böyle öğrenmişlerdi.

Bu yüzden soluğu, sözüne güvenilen bir insanın yanında aldı.

O kişinin adı Mehmet Çetin’di.

Fakat bölgede kimse onu bu adıyla çağırmazdı.

Herkes onu tek bir isimle tanırdı:

Alaylı Yüzbaşı Sarı Mehmet.

Bazı insanlar yaşadıkları dönemin sessiz kahramanlarıdır.

Onların adı büyük şehirlerin caddelerine verilmez belki ama yaşadıkları coğrafyanın hafızasında silinmeyen izler bırakırlar.

Sarı Mehmet de onlardan biriydi.

Tutuş Köyü’nün çocuğuydu.

Hayatı, Anadolu’nun en çalkantılı yıllarında geçmişti.

Osmanlı’nın son dönemini görmüş, Millî Mücadele’nin ateşini yaşamış, Karadeniz’de Pontus çetelerine karşı verilen mücadelede görev almıştı.

Cephede gösterdiği cesaret ve liderlik, dönemin komutanlarının dikkatini çekmişti.

Er olarak başladığı askerlik hayatında liyakati sayesinde subaylığa kadar yükselmişti.

O yıllarda bu, yalnızca askerî bir terfi değil; karaktere duyulan güvenin de göstergesiydi.

Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk’ta adından söz ettiği isimlerden biri olması, onun yalnızca bölgesinde değil, Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesinde de küçük ama anlamlı bir yer tuttuğunu gösteriyordu.

Savaş bitmişti.

Fakat memlekete hizmet etme isteği bitmemişti.

Silahını bırakmış, bu kez köylüsünün derdiyle ilgilenmeye başlamıştı.

İl Genel Meclisi üyeliği yapıyor, bölgenin sorunlarını Ankara’ya taşıyordu.

Alaş Ahmet, işte böyle bir kapıyı çaldı.

Yanında birkaç parça siyah taş vardı.

Belki bir heybenin içinde…

Belki de eski bir bez parçasına sarılmıştı.

Bugün bunu tam olarak bilmiyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var:

O taşlar yalnızca kömür değildi.

Bir umuttu.

Alaş Ahmet, bulduğu damarı anlattı.

Dere yatağını…

Seli…

Toprağın altındaki siyah çizgiyi…

Evinde yaptığı denemeyi…

Taşın nasıl yandığını…

Sarı Mehmet dikkatle dinledi.

Çünkü Anadolu insanı, toprağı tanıyan köylünün sözünü küçümsemezdi.

Bir ömrünü o toprakta geçiren insanın sezgisi, bazen kitaplardan daha güçlüydü.

Sarı Mehmet de bunun farkındaydı.

“Bu iş araştırılmalı.” dedi.

Ve vakit kaybetmeden konuyu Çorum Valisi Muzaffer Akalın’a ulaştırdı.

Cumhuriyet henüz gençti.

Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü de…

Ülke, sahip olduğu yer altı zenginliklerini tanımaya çalışıyordu.

Anadolu’nun dağları, ovaları ve vadileri tek tek inceleniyor; hangi toprağın altında ne olduğu araştırılıyordu.

Çorum’dan gelen bu haber Ankara’da da karşılık buldu.

İncelemeler başladı.

Uzmanlar bölgeye geldi.

Yapılan araştırmalar sonunda Alaş Ahmet’in sezgisinin doğru olduğu anlaşıldı.

Tutuş ve Çiftlik çevresindeki damarlar, önemli bir linyit rezervini barındırıyordu.

Bir köylünün dere yatağında başlayan merakı artık devlet kayıtlarına geçmişti.

O siyah taş resmiyet kazanmıştı.

Fakat hayatın garip bir adaleti vardır.

Bazen bir insan, ektiği ağacın gölgesinde oturamaz.

Alaş Ahmet de onlardan biri oldu.

Bulduğu kömürün büyük ocaklara dönüşmesini göremedi.

Kamyonların yüklenişini göremedi.

Maden işletmelerinin kurulmasını göremedi.

Bölgenin kaderini değiştirecek ekonomik hareketliliği göremedi.

1952 yılında hayata gözlerini yumdu.

Arkasında ne büyük bir servet bıraktı ne de adına kurulmuş bir şirket…

Yalnızca doğru zamanda eğilip yerden aldığı birkaç siyah taş…

Fakat bazen insanın geride bıraktığı en büyük miras tapular değil, geleceğe açtığı yoldur.

1950’li yıllarla birlikte maden sahaları işletilmeye başlandı.

Önce özel girişimler…

Ardından kamu işletmeleri…

1963 yılında Türkiye Kömür İşletmelerinin bölgeyi devralmasıyla üretim giderek büyüdü.

Ocaklardan her gün tonlarca linyit çıkıyordu.

Kömür artık yalnızca Çiftlik’in, Tutuş’un, Alpagut’un ya da Dodurga’nın meselesi değildi.

Çorum’un fabrikalarına…

Anadolu’nun çimento tesislerine…

Tuğla ocaklarına…

Sanayi kuruluşlarına…

Evlerin sobalarına kadar uzanan uzun bir yolculuğa çıkıyordu.

Fakat bu yolculuğun önünde hâlâ aşılması gereken büyük bir engel vardı.

Maden bulunmuştu.

Üretim başlamıştı.

Ama kömürü taşıyacak güvenli bir yol yoktu.

Demir yolu yapılmamıştı.

Nehir taşımacılığı mümkün değildi.

Geriye yalnızca dağların arasındaki o dar boğaz kalıyordu.

Adı yıllardır herkesin saygıyla ve biraz da ürkerek söylediği bir geçit:

Kırkdilim…

Ve kömür, kaderini artık o geçide emanet edecekti.

Dağın Geçit Vermediği Yer

Bir maden bulunduğunda aslında yalnızca toprağın altı değişmez.

Yeryüzü de değişmeye başlar.

Yeni yollar açılır.

Yeni meslekler doğar.

Yeni umutlar kurulur.

Bazen de eski sessizliklerin yerini motor sesleri alır.

Dodurga’nın, Alpagut’un, Tutuş’un, Çiftlik’in ve çevredeki köylerin kaderi de böyle değişmeye başlamıştı.

Yer altından çıkan siyah taş artık yalnızca toprağın altında kalmıyordu.

Yola çıkıyordu.

Ve her yolculuğun ilk büyük sınavı aynı yerde başlıyordu:

Kırkdilim’de…

Bugün haritaya bakan biri için burası yalnızca birkaç kilometrelik bir dağ geçididir.

Oysa haritalar hiçbir zaman bir yolun korkusunu göstermez.

Hiçbir haritada sis çöktüğünde göz gözü görmeyen o beyaz duvar çizilmez.

Hiçbir haritada buzlanan virajlarda direksiyonun nasıl ağırlaştığı yazmaz.

Hiçbir haritada uçurumun kenarında duran şoförün avuç içindeki ter görünmez.

Ama Kırkdilim’i kullanan herkes bunları bilir.

Çünkü bazı yolların gerçek haritası asfaltın üzerinde değil, insanların hafızasında çizilidir.

O yolu anlatırken kendimi dışarıda bırakmam doğru olmaz.

Çünkü ben Kırkdilim’i yalnızca haritalardan öğrenmedim.

Onu yaşayarak tanıdım.

Çocukluğumdan bugüne kadar bu dağ geçidinden sayısız kez geçtim.

Yaz sıcağında güneşin kayalara çarpıp insanın yüzüne nasıl geri vurduğunu da gördüm; sonbaharda sisin birkaç dakika içinde vadiyi nasıl görünmez kıldığını da…

Kışın tipi altında kamyon şoförlerinin zincir takarken buz kesen ellerine de tanıklık ettim; ilkbaharda dağın yeniden yeşile bürünüp bütün sertliğini birkaç haftalığına unutturduğu günleri de…

Yıllar içinde Kırkdilim’den katettiğim mesafe ve bu yolda geçirdiğim zaman, belki de dünyayı birkaç kez dolaşacak kadar uzundu.

Bu yüzden bu satırlarda anlattıklarım yalnızca okuduklarım değildir.

Her virajında kah direksiyon çevirdiğim kah yolculuk ettiğim…

Her mevsimini yaşadığım…

Her dönüşünde aynı heyecanı duyduğum bir yolun hafızasıdır.

Demir yolu yoktu.

Kızılırmak bu coğrafyada yük taşımaya elverişli değildi.

Gökyüzü ise yalnızca kuşlara aitti.

Bölgenin bütün yükü kamyonların omuzlarına kalmıştı.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte maden ocaklarında hareket başlardı.

Kazmaların sesi…

Konveyörlerin gürültüsü…

Yükleyicilerin homurtusu…

Bir süre sonra kömür kamyon kasalarına dökülmeye başlardı.

On ton…

Yirmi ton…

Bazen daha fazla…

Sonra brandalar çekilir, zincirler gerilir, şoför son kez lastiklere tekme vurur ve ağır ağır direksiyonun başına geçerdi.

Asıl mesai şimdi başlıyordu.

Çünkü yükü taşımak, onu çıkarmaktan daha zordu.

Lâçin’i geçince dağ yavaş yavaş sertleşirdi.

Vadiler daralırdı.

Kayalar birbirine yaklaşırdı.

Yol, insanı adım adım başka bir dünyaya sokardı.

Bir süre sonra Kırkdilim tabelası görünürdü.

İşte o anda birçok şoförün ayağı farkında olmadan gaz pedalından biraz çekilirdi.

Çünkü tabelayı okumaya gerek yoktu.

Yol kendini tanıtırdı.

Virajlar konuşurdu.

Kayalar uyarırdı.

Sessizlik bile burada başka türlü susardı.

Eski Kırkdilim yolunu bugün görmeyenler, oradaki yolculuğun ne demek olduğunu hayal etmekte zorlanabilir.

Bazı bölümleri öylesine dardı ki iki büyük aracın yan yana geçmesi mümkün değildi.

Şoförler birbirlerini tanırlardı.

Kimin nerede bekleyeceğini…

Hangi cebin iki aracı alacağını…

Hangi virajın kör olduğunu…

Nerede korna çalınacağını…

Ezbere bilirlerdi.

Çünkü burada yol levhalarından önce tecrübe konuşurdu.

Acemilik affedilmezdi.

Dağ ikinci bir şans vermezdi.

Kış geldiğinde ise yol bambaşka bir kimliğe bürünürdü.

Kar yalnızca yağmazdı.

Dağın üzerine yerleşirdi.

Gece boyunca tipi kayaları görünmez hâle getirirdi.

Sabah olduğunda buz, asfaltın üzerine ince bir cam tabakası gibi yayılırdı.

Şoförler zincir takarken ellerini hissetmezdi.

Nefesleri buhar olur, kirpikleri kırağı tutardı.

Yukarıdan kopan küçücük bir kaya parçası bile aşağıdaki onlarca tonu durdurmaya yeterdi.

Dağ bazen saatlerce kimseyi geçirmezdi.

İnsan beklerdi.

Dağ karar verirdi.

Ben çocukken kamyon seslerini uzaktan ayırt ederdim.

Boş gelen başka ses çıkarırdı.

Yüklü gelen başka…

Kömür taşıyan kamyonların homurtusunda sanki dağın ağırlığı vardı.

Onlar bana yalnızca yük taşıyan araçlar gibi görünmezdi.

Her biri yaşayan bir devdi.

Kasalarında yalnızca kömür yoktu.

Bir fabrikanın bacası vardı.

Bir okulun kaloriferi vardı.

Bir fırının ateşi vardı.

Bir çimento fabrikasının dönen fırını vardı.

Bir evde üşüyen çocuğun sobası vardı.

Aslında onlar enerji taşıyordu.

Hayatı taşıyordu.

Fakat bazen o devler geri dönemiyordu.

Mahalleye çöken sessizlikleri bugün bile unutamam.

Bir haber, rüzgârdan daha hızlı yayılırdı.

Kimse yüksek sesle konuşmazdı.

Kadınlar kapılarının önünde toplanırdı.

Başlarındaki yazmaları ağızlarına kadar çekerlerdi.

Çocuklar oyunlarını bırakırdı.

Sanki bütün mahalle aynı anda nefesini tutardı.

Birisi usulca sorardı:

“Kimmiş?”

Cevap çoğu zaman isimden önce gelirdi:

“Kırkdilim’de olmuş…”

Bazen bu iki kelime her şeyi anlatmaya yeterdi.

Devamına gerek kalmazdı.

Çünkü herkes anlardı.

Yol yine bir can almıştı.

O yıllarda ambulansların yolu bugünkü kadar kısa değildi.

Cep telefonları yoktu.

Konum paylaşmak yoktu.

Bir kazanın haberi bazen köye saatler sonra ulaşırdı.

Yaralılar, dar virajlardan siren çalarak ilerleyen ambulanslarla taşınırdı.

Karşıdan gelen araçların uygun bir cep bulup çekilmesi beklenirdi.

Şoförler birbirlerine korna ve farla haber verirlerdi.

Bir insanın yaşaması bazen birkaç dakikalık yol vermeye bağlıydı.

Kırkdilim yalnızca sürücünün maharetini değil, insanların birbirine duyduğu saygıyı da sınardı.

Bugün modern tüneller yapılırken en çok konuşulan şey, zamandan kazanılacak dakikalardır.

Oysa Kırkdilim’i gerçekten yaşayanlar için mesele hiçbir zaman yalnızca zaman olmadı.

Mesele eve sağ salim dönebilmekti.

Akşam kapıyı çalıp çocuklarının sesini yeniden duyabilmekti.

Bir yolun en büyük başarısı, insanı hızlı götürmesi değildir.

Sevdiklerine ulaştırabilmesidir.

İşte bu yüzden Kırkdilim yalnızca bir ulaşım hattı değil, bir ömür sınavıydı.

Ve her virajında insanın doğayla yaptığı sessiz bir anlaşma saklıydı:

“Ben geçmeye çalışacağım… Sen de bana izin verirsen…”

Bir Geçitten Fazlası

Bazı yollar haritada kısa görünür.

Ama etkileri yüzlerce kilometreye yayılır.

Kırkdilim de onlardan biridir.

Onu yalnızca Çorum’u Karadeniz’e bağlayan bir dağ geçidi olarak görmek, bir ağacın yalnızca gövdesine bakıp köklerini görmemek gibidir.

Çünkü bu birkaç kilometrelik boğazın gerisinde yalnızca dağlar yoktu.

Bir hayat vardı.

Beş ilçe…

Yüzü aşkın köy…

Binlerce aile…

On binlerce insan…

Kızılırmak’ın bereketiyle yaşayan çiftçiler…

Madende çalışan işçiler…

Kamyon direksiyonunda ömrünü tüketen şoförler…

Kasabalarda kepenk açan esnaf…

Şehirde okuyan öğrenciler…

Hastaneye yetişmeye çalışan hastalar…

Askere giden gençler…

Gurbete uğurlanan çocuklar…

Hepsinin yolu bir gün mutlaka Kırkdilim’den geçiyordu.

Bu yüzden burası yalnızca bir geçit değildi.

Bölgenin şah damarıydı.

Bir coğrafyanın kaderini yalnızca toprağı belirlemez.

O toprağa ulaşabilme imkânı da belirler.

Bugün dünyanın gelişmiş şehirlerine baktığımızda önce limanlarını, demir yollarını, otoyollarını görürüz.

Çünkü medeniyet, önce ulaşımın geçtiği yerde büyür.

Kervanların uğradığı kasabalar şehir olur.

Trenlerin durduğu istasyonlar gelişir.

Limanların çevresi sanayiye dönüşür.

Yollar yalnızca insan taşımaz.

Sermaye taşır.

Bilgi taşır.

Kültür taşır.

Hayal taşır.

Bir yol ne kadar güçlenirse çevresindeki hayat da o kadar büyür.

Kırkdilim ise uzun yıllar boyunca bu büyümenin önündeki en büyük engel ile en büyük umut arasında sıkışıp kaldı.

Bölgenin toprağı zengindi.

Altında kömür vardı.

Yakınında çimento sanayisinin ihtiyaç duyduğu hammaddeler vardı.

Orman vardı.

Tarım vardı.

İnsan gücü vardı.

Fakat güçlü bir ulaşım ağı yoktu.

Demir yolu hiçbir zaman gelemedi.

Oysa Alpagut’tan, Dodurga’dan Çorum’a uzanacak bir demir yolu yalnızca kömür taşımayacaktı.

Sanayiyi taşıyacaktı.

Yatırımı taşıyacaktı.

İstihdamı taşıyacaktı.

Belki de bugün göç veren birçok köy, göç alan yerleşimlere dönüşecekti.

Tarih bazen yalnızca yapılanlarla değil, yapılamayanlarla da yazılır.

Kırkdilim’in hikâyesinde bu eksik sayfanın izi hâlâ duruyor.

Kömür üretimi arttıkça kamyon sayısı da arttı.

Bölgenin gençleri direksiyon başına geçti.

Nakliye kooperatifleri kuruldu.

Kamyonculuk yalnızca bir meslek değil, aile geleneği hâline geldi.

Bir kamyon alınırdı.

Sonra ikinci…

Sonra üçüncü…

Babadan oğula geçen yalnızca direksiyon değildi.

Yol bilgisi de miras kalıyordu:

“Şu virajı geniş al.”

“Burada fren yapma.”

“Kışın şu kayanın altından yavaş geç.”

“Şurada sis erken çöker.”

Bu öğütler hiçbir sürücü kursunda öğretilmezdi.

Kırkdilim’in üniversitesi yine Kırkdilim’in kendisiydi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki Kırkdilim yalnızca kömürü taşımadı.

Bir bölgenin karakterini de şekillendirdi.

Bu coğrafyanın insanı sabırlıysa biraz da bu yoldandır.

Tedbirliyse biraz da bu yoldandır.

İnatçıysa biraz da bu kayalardandır.

Çünkü her sabah aynı dağın karşısına çıkıp yeniden direksiyon çevirmek, insana yalnızca meslek değil, karakter de öğretir.

Belki bu yüzden bölgenin insanı önce dağa bakmayı öğrenmiştir.

Sonra gökyüzüne…

En son kendine…

Yıllar geçti.

Kamyonlar değişti.

Motorlar büyüdü.

Lastikler kalınlaştı.

Fren sistemleri gelişti.

Navigasyonlar çıktı.

Cep telefonları hayatımıza girdi.

Ama Kırkdilim değişmedi.

Kayalar aynı kayalardı.

Sis aynı sis…

Kar aynı kar…

Rüzgâr yine aynı dilden konuşuyordu.

İnsan teknolojiyle güçlenmişti.

Fakat doğa hâlâ son sözü söyleme hakkını elinde tutuyordu.

Belki de bu yüzden yeni tüneller yalnızca beton ve çelikten ibaret değildir.

Onlar, yaklaşık bir asırdır süren bir bekleyişin eseridir.

Bir mühendislik projesinden çok daha fazlasıdır.

1941 yılında Alaş Ahmet’in dere yatağında eğilip yerden aldığı siyah taş ile başlayan hikâye, bugün dağın kalbine açılan tünellerde devam ediyor.

O taş insanlara yalnızca kömür vermedi.

Yeni yollar yapılmasını zorladı.

Yeni teknolojileri zorladı.

Yeni çözümler arattı.

Bir bakıma dağın içini delen tünellerin ilk kazmasını, yıllar önce farkında olmadan Alaş Ahmet vurmuştu.

Yakında eski Kırkdilim belki ağır vasıtaların uğultusunu daha az duyacak.

Virajlarda bekleyen kamyon kuyrukları tarihe karışacak.

Sürücüler daha güvenli bir yoldan geçecek.

Anneler ve babalar biraz daha az endişe edecek.

Fakat insan bazen düşünüyor…

Yeni yollar yapılabilir.

Yeni köprüler kurulabilir.

Dağlar delinebilir.

Ama hiçbir mühendislik projesi bir coğrafyanın hafızasını değiştiremez.

Çünkü bazı yollar asfaltla değil, insan ömrüyle döşenir.

Ve Kırkdilim işte onlardan biridir.

Dağın Hafızası

Bugün Kırkdilim’in yukarısındaki kayalıklara çıkıp uzun uzun ovaya baktığınızda ilk dikkatinizi çeken şey sessizlik olur.

Oysa bu sessizlik, aslında binlerce sesin içinden süzülüp gelmiştir.

Rüzgârın uğultusu…

Kamyon motorlarının homurtusu…

Dinamitlerin kayaları parçalayan yankısı…

Madencilerin kürek sesleri…

Ambulans sirenleri…

Şoförlerin virajlarda birbirine yol vermek için çaldığı kornalar…

Ve bazen de bir annenin sessizce ettiği dua…

Hepsi bu dağların hafızasında yaşamaya devam eder.

Çünkü bazı coğrafyalar yalnızca taş değildir.

Hatırlayan canlılar gibidir.

İnsan ömrü kısadır.

Dağların ömrü ise insanlığın hafızasından bile uzundur.

Bir çocuk büyür.

Bir kamyon şoförü yaşlanır.

Bir maden işçisi emekli olur.

Bir vali değişir.

Bir hükûmet gider.

Yeni yollar yapılır.

Yeni araçlar gelir.

Ama Köse Dağı aynı yerde durur.

Kapılıkaya aynı gökyüzüne bakar.

Kızılırmak yine aynı sabırla akar.

Kırkdilim ise bütün bunları sessizce izlemeye devam eder.

Belki de bu yüzden insan, yıllar sonra çocukluğunun geçtiği yerlere döndüğünde önce dağları tanır.

Dağlar insanı unutmaz.

Bazen düşünüyorum…

1941 yılında Alaş Ahmet, dere yatağında o siyah taşı eline aldığında acaba geleceği görebilseydi ne hissederdi?

Bulduğu taşın binlerce insanın ekmek kapısı olacağını…

Yüzlerce kamyonun her gün bu dağlardan geçeceğini…

Binlerce madencinin yerin metrelerce altında çalışacağını…

Çimento fabrikalarının bacalarının tüteceğini…

Yeni kasabaların büyüyeceğini…

Ve yıllar sonra dağın kalbine kilometrelerce uzunlukta tüneller açılacağını…

Hayal edebilir miydi?

Muhtemelen hayır.

Çünkü büyük değişimler, onları başlatan insanların hayal edebileceğinden çok daha büyüktür.

Alaş Ahmet yalnızca siyah bir taş bulduğunu düşünüyordu.

Oysa farkında olmadan bir bölgenin geleceğini de yerin altından çıkarmıştı.

Bugün Kırkdilim’de yükselen modern tüneller, mühendisliğin ulaştığı noktayı gösteriyor.

Çelik…

Beton…

Jeolojik hesaplar…

Dev iş makineleri…

Yüksek teknoloji…

Bütün bunlar insan aklının doğayla kurduğu yeni ilişkinin ürünü.

Artık virajlar azalıyor.

Yol kısalıyor.

Kaya düşmesi riski en aza iniyor.

Yolculuk daha güvenli hâle geliyor.

Bu yalnızca ulaşımın değil, hayatın da kolaylaşması demek.

Çünkü bir yolun gerçek değeri, kaç kilometre olduğunda değil; kaç insanı sevdiklerine sağ salim ulaştırdığında ölçülür.

Ama eski yolu kullananlar bilir.

Bazı yollar unutulmaz.

Çünkü onlar yalnızca asfalt değildir.

İnsan ömrünün üzerine yazılmış izlerdir.

Bir şoförün direksiyon başında geçirdiği uykusuz gecedir.

Bir annenin pencere önünde bekleyişidir.

Bir madencinin eve döndüğünde çocuklarını kucağına alışıdır.

Bir öğrencinin ilk kez şehirle tanışmasıdır.

Bir hastanın umutla ambulans camından dışarı bakışıdır.

Bir askerin memleketine son kez el sallayışıdır.

İşte yolları yol yapan bunlardır.

Kırkdilim’in hikâyesi yalnızca Çorum’un hikâyesi değildir.

Bu, Anadolu’nun hikâyesidir.

Çünkü Anadolu’da nice geçitler vardır.

Her birinin ardında ayrı bir emek…

Ayrı bir mücadele…

Ayrı bir bekleyiş saklıdır.

İnsan bazen yalnızca vardığı yere bakar.

Oysa medeniyet, varılan yerde değil; oraya ulaşabilmek için aşılan yollarda gizlidir.

Kırkdilim de işte bu yüzden yalnızca bir coğrafya adı değildir.

İnsan iradesinin, emeğinin ve sabrının taşlara yazılmış adıdır.

Bir gün bu yeni tünellerden geçerken belki yolculuk yalnızca birkaç dakika sürecek.

Belki çocuklar eski virajları hiç tanımayacak.

Belki kamyon şoförleri artık zincir takmak zorunda kalmayacak.

Belki ambulanslar daha kısa sürede hastaneye ulaşacak.

Belki anneler biraz daha huzurlu bekleyecek.

Ve bu, kuşkusuz büyük bir kazanımdır.

Fakat insanın içinde küçük bir ses yine de eski yolu hatırlatacaktır.

Çünkü bazı yollar, kullanılmayı bıraksalar bile yaşamaya devam eder.

Bir yolun gerçek uzunluğu kilometrelerle ölçülmez.

Onun uzunluğu, insanların hafızasında bıraktığı iz kadardır.

Kırkdilim’in uzunluğu da işte bu yüzden yalnızca birkaç kilometre değildir.

O, bir asrı aşan bir yolculuktur.

Bir köylünün avucundaki siyah taşla başlayan…

Madencilerin alın teriyle büyüyen…

Kamyoncuların direksiyonunda ağırlaşan…

Köylerin umuduna dönüşen…

Cumhuriyet’in kalkınma mücadelesine omuz veren…

Ve bugün modern tünellerle geleceğe uzanan bir yolculuk…

Belki de bu yüzden Kırkdilim’e her baktığımda yalnızca kayaları görmüyorum.

Bir çocuğun hayranlıkla izlediği kamyonları…

Kömür karasına bulanmış madenci yüzlerini…

Direksiyon başında sabahlayan şoförleri…

Yol gözleyen anneleri…

Ve dere yatağında eğilip yerden siyah bir taş alan Alaş Ahmet’i görüyorum.

Çünkü bazı hikâyeler bir insanla başlar.

Sonra bir bölgenin hafızasına dönüşür.

Kırkdilim’in hikâyesi de işte böyledir.

Bir yolun değil…

Bir milletin emeğinin hikâyesidir.

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !