Avrupa’da Yangın Felaketi Büyüdü: Yanan Alan 500 Bin Hektarı...
Avrupa’da Yangın Felaketi Büyü...
17:36Doğal Hidrojen İçin Yeni Dönem: Maden Yönetmeliği Değişti
Doğal Hidrojen İçin Yeni Dönem...
17:28Adapazarı İçin İklim Alarmı: Şiddetli Yağışlar Yüzde 45 Artt...
Adapazarı İçin İklim Alarmı: Ş...
17:16Türk Bilim İnsanları Arktik’te 12 Kritik Projeyi Tamamladı:...
Türk Bilim İnsanları Arktik’te...
COP31 öncesi Cezayir’de enerji dönüşümü, kuraklık ve gıda güvenliği ile denizler görüşüldü. Sonuçlar Antalya’da sunulacak.
Nizamettin Bilici
EDİTÖR
Giriş: 30.07.2026 - 02:17
Güncelleme: 30.07.2026 - 02:17
Türkiye’nin dönem başkanlığını yürüttüğü Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31 öncesinde, Akdeniz ülkelerinin ortak iklim gündemini belirlemeye yönelik çalışmalar hızlandı.
Antalya Akdeniz İklim Diyaloğu kapsamındaki altıncı istişare toplantısı 29 Temmuz 2026 tarihinde Cezayir’de gerçekleştirildi. Toplantıda enerji dönüşümü ve elektrifikasyon, kuraklık ve gıda güvenliği ile denizler ve okyanuslar olmak üzere üç kritik başlık ele alındı.
Cezayir’deki kamu kurumları, özel sektör, akademi ve sivil toplum kuruluşlarının katıldığı görüşmelerden elde edilen sonuçların, COP31’de sunulması planlanan Akdeniz Sentez Notu’na aktarılacağı açıklandı.
Toplantı sonunda bağlayıcı bir anlaşma veya yeni bir uluslararası karar kabul edilmedi. Görüşmeler, Akdeniz ülkelerinin ortak sorunlarını ve uygulanabilir çözüm önerilerini belirlemeyi amaçlayan istişare sürecinin bir parçası olarak gerçekleştirildi.
“COP31 Yolunda Akdeniz’in İklim Öncelikleri” başlıklı toplantı, Türkiye’nin COP31 Başkanlığı ile Akdeniz İçin Birlik iş birliğinde düzenlendi.
Yaklaşık dört saat süren görüşmelerde üç ayrı tematik yuvarlak masa toplantısı yapıldı:
Enerji dönüşümü ve elektrifikasyon,
Kuraklık ve gıda güvenliği,
Denizler ve okyanuslar.
Katılımcılar, sera gazı emisyonlarının azaltılması ile iklim değişikliğine uyum politikalarının ekonomik ve sosyal kalkınmayla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Akdeniz ülkelerinin gelişmişlik düzeyleri, enerji kaynakları, su imkânları ve ekonomik yapıları birbirinden farklı olduğu için bütün bölgeye tek tip iklim politikası uygulanması yerine, ortak hedeflerin ulusal koşullara göre hayata geçirilmesi üzerinde duruldu.
Antalya Akdeniz İklim Diyaloğu, Akdeniz havzasındaki ülkelerin iklim önceliklerini COP31 gündemine taşımayı amaçlayan bölgesel bir istişare süreci.
Süreç kapsamında hükümet temsilcileriyle birlikte bilim insanlarının, özel sektörün, finans kuruluşlarının ve sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınıyor.
İlk toplantı Rabat’ta yapıldı. Ardından Kahire, Paris, Madrid, Roma ve Cezayir’de istişareler gerçekleştirildi. Yedinci ve son ulusal istişare toplantısının ilerleyen haftalarda Ürdün’ün başkenti Amman’da yapılması planlanıyor.
Toplantılardan elde edilen görüşler bir araya getirilerek Akdeniz Sentez Notu hazırlanacak ve kasım ayında Antalya’da düzenlenecek COP31 sürecine sunulacak.
Akdeniz Sentez Notu, farklı ülkelerde gerçekleştirilen istişarelerde öne çıkan sorunları ve çözüm önerilerini ortak bir metinde birleştirmeyi amaçlıyor.
Notta şu başlıkların yer alması bekleniyor:
Bölgenin ortak iklim riskleri,
Ülkelerin öncelikli uyum ihtiyaçları,
Finansman gerektiren iklim projeleri,
Enerji dönüşümünde bölgesel iş birliği alanları,
Kuraklık ve su kıtlığıyla mücadele önerileri,
Tarım ve gıda sistemlerinin dayanıklılığı,
Deniz ve kıyı ekosistemlerinin korunması,
Bilimsel veri ve erken uyarı sistemlerinin paylaşılması.
Ancak Akdeniz Sentez Notu’nun tek başına hukuken bağlayıcı bir uluslararası anlaşma olması beklenmiyor. Metin, COP31 Eylem Gündemi’ni ve bölgesel iş birliği projelerini şekillendirebilecek bir politika ve uygulama belgesi niteliği taşıyacak. Bu değerlendirme, istişarelerin amaç ve sunum biçiminden çıkarılmaktadır.
Akdeniz havzası, iklim değişikliğinin etkilerinin en hızlı ve yoğun hissedildiği bölgeler arasında bulunuyor.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı Akdeniz Eylem Planı verilerine göre bölge, küresel ortalamadan yaklaşık yüzde 20 daha hızlı ısınıyor.
Sıcaklık artışı yalnızca daha sıcak yazlar anlamına gelmiyor. Akdeniz ülkelerinde;
Kuraklıkların sıklaşması,
Su kaynaklarının azalması,
Orman yangını riskinin büyümesi,
Tarım ürünlerinde verim kaybı,
Deniz suyu sıcaklığının yükselmesi,
Kıyı erozyonu ve taşkın riski,
Biyoçeşitlilik kaybı,
Balıkçılık ve turizm gelirlerinin etkilenmesi
gibi birbirini besleyen riskler ortaya çıkıyor.
Akdeniz İklim ve Çevre Değişikliği Uzmanları ağı MedECC’in değerlendirmelerine göre bölgedeki ortalama hava sıcaklığı, sanayi öncesi dönemin yaklaşık 1,5 derece üzerine çıkmış durumda.
Akdeniz’in deniz suyu sıcaklığı da 1980’lerin başından bu yana her on yılda yaklaşık 0,29 ile 0,44 derece arasında artıyor.
Sera gazı emisyonlarının güçlü biçimde azaltılmaması halinde, yüzyılın sonuna doğru Akdeniz havzasındaki sıcaklık artışının çok daha yüksek seviyelere ulaşabileceği belirtiliyor.
Yağış düzeninin değişmesi ve sıcaklığın yükselmesi, suyun daha hızlı buharlaşmasına neden olarak tarım, içme suyu, enerji üretimi ve doğal ekosistemler üzerindeki baskıyı artırıyor.
Kuraklık yalnızca yağış miktarının azalması anlamına gelmiyor. Toprak neminin düşmesi, barajların yeterince dolmaması ve yer altı su kaynaklarının aşırı kullanılması tarımsal üretimi doğrudan etkiliyor.
Akdeniz ülkelerinde su kaynaklarının önemli bir bölümü tarımsal sulamada kullanılıyor. Uzun süren kuraklık dönemlerinde üreticiler daha fazla sulama yapmak zorunda kalırken, kullanılabilir su miktarı aynı anda azalabiliyor.
Bu durum;
Buğday, arpa ve mısır üretimini,
Zeytin ve üzüm gibi Akdeniz ürünlerini,
Sebze ve meyve yetiştiriciliğini,
Hayvancılık için gerekli yem üretimini,
Gıda fiyatlarını,
Kırsal bölgelerdeki geçim kaynaklarını
etkileyebiliyor.
Kuraklıkla mücadelede yalnızca daha fazla baraj veya kuyu açılması yeterli görülmüyor. Su tasarrufu sağlayan sulama sistemleri, kuraklığa dayanıklı tohumlar, ürün deseninin bölgesel su varlığına göre planlanması ve toprağın organik yapısının korunması da gerekiyor.
Akdeniz’de kıyı akiferlerinin deniz suyu girişimi nedeniyle tuzlanması, kullanılabilir tatlı su kaynakları ve gıda üretimi için ayrı bir risk oluşturuyor.
Gıda güvenliği, insanların yalnızca yeterli miktarda yiyeceğe ulaşabilmesi değil; güvenli, besleyici ve ekonomik olarak erişilebilir gıdaya sürekli biçimde ulaşabilmesi anlamına geliyor.
İklim değişikliği gıda güvenliğini dört temel alanda etkileyebiliyor:
Üretim: Kuraklık, sıcaklık ve aşırı hava olayları ürün miktarını azaltabiliyor.
Erişim: Üretim ve taşıma maliyetlerinin yükselmesi gıda fiyatlarını artırabiliyor.
Kalite: Yüksek sıcaklık ve su yetersizliği ürünlerin besin ve kalite özelliklerini değiştirebiliyor.
Süreklilik: Aynı bölgede peş peşe yaşanan kuraklıklar, üretimin yıldan yıla güvenilirliğini azaltabiliyor.
Bu nedenle Cezayir toplantısında kuraklık ve gıda güvenliğinin aynı yuvarlak masa başlığı altında ele alınması, su, tarım ve gıda sistemlerinin birbirinden ayrı değerlendirilemeyeceğini gösteriyor.
COP31 Eylem Gündemi’nin temel hedeflerinden biri, fosil yakıtların kullanıldığı ulaşım, sanayi, binalar ve ısınma gibi alanların temiz elektrikle çalışır hale getirilmesi.
Türkiye’nin COP31 Başkanlığı, bugün küresel nihai enerji talebinin yüzde 20’sinden biraz fazlasını karşılayan elektriğin payını 2035 yılına kadar yüzde 35’e çıkarmayı hedefleyen küresel bir girişim açıkladı.
Elektrifikasyonun iklim açısından fayda sağlayabilmesi için kullanılan elektriğin giderek daha fazla güneş, rüzgâr, hidroelektrik ve diğer düşük karbonlu kaynaklardan üretilmesi gerekiyor.
Aksi halde elektrikli araçların, ısı pompalarının veya elektrikli sanayi tesislerinin kömür ve doğal gaz ağırlıklı şebekelerden beslenmesi, beklenen emisyon azaltımını sınırlayabilir.
Akdeniz ülkeleri güneş ve rüzgâr enerjisi bakımından güçlü bir potansiyele sahip. Ancak enerji dönüşümünün önünde teknik, ekonomik ve sosyal engeller bulunuyor.
Başlıca sorunlar şöyle sıralanıyor:
Elektrik şebekelerinin yetersiz olması,
Enerji depolama yatırımlarının sınırlı kalması,
Yüksek finansman maliyetleri,
Ülkeler arasındaki elektrik bağlantılarının yetersizliği,
Teknoloji ve ekipmanda dışa bağımlılık,
Enerjiye erişimde bölgesel eşitsizlikler,
Yeni santrallerin arazi ve ekosistemler üzerindeki etkileri.
Akdeniz’in güneyindeki ülkelerde yüksek güneş enerjisi potansiyeli bulunurken, Avrupa ülkelerinde elektrik talebi ve finansman kapasitesi daha güçlü. Bu nedenle enerji ticareti ve sınır ötesi elektrik bağlantıları önemli bir iş birliği alanı olarak görülüyor.
Ancak yenilenebilir enerji projelerinin yalnızca ihracat amacıyla kurulması ve yerel halkın enerjiye erişimine yeterince katkı sağlamaması, adil dönüşüm tartışmalarını beraberinde getirebilir.
Cezayir, hem Akdeniz hem de Afrika ülkesi olması ve Avrupa’nın önemli doğal gaz tedarikçilerinden biri konumunda bulunması nedeniyle enerji dönüşümünde stratejik bir yere sahip.
Ülke bir taraftan petrol ve doğal gaz üretimini sürdürürken, diğer taraftan yüksek güneş enerjisi potansiyelini kullanarak yenilenebilir elektrik üretimini artırmayı hedefliyor.
Cezayir toplantısında Akdeniz ülkeleri arasındaki iş birliğinin yanı sıra Akdeniz ile Afrika arasındaki iklim ortaklığının güçlendirilmesi çağrısı yapıldı.
Bu yaklaşım, enerji projelerinin yanı sıra su yönetimi, kuraklıkla mücadele, tarımsal dayanıklılık, teknoloji transferi ve iklim finansmanı konularında da iki bölge arasında daha güçlü ortaklık kurulmasını amaçlıyor.
Denizler atmosferdeki fazla ısının ve insan kaynaklı karbondioksitin önemli bir bölümünü emiyor. Bu durum küresel sıcaklık artışını bir ölçüde yavaşlatsa da denizlerde ısınma ve asitlenmeye yol açıyor.
Akdeniz’in yarı kapalı bir deniz olması, su değişiminin sınırlı gerçekleşmesi ve kıyılarında yoğun nüfus ile turizm faaliyetlerinin bulunması bölgeyi daha kırılgan hale getiriyor.
Akdeniz’de iklim değişikliğiyle bağlantılı başlıca sorunlar şunlar:
Deniz suyu sıcaklığının yükselmesi,
Deniz seviyesinin artması,
Kıyı erozyonu,
Deniz suyunun asitlenmesi,
Yabancı ve istilacı türlerin yayılması,
Deniz çayırlarının ve mercan benzeri hassas yapıların zarar görmesi,
Balık türlerinin dağılımının değişmesi,
Kıyı kentlerinin taşkın riskinin artması.
Akdeniz, dünya okyanus yüzeyinin yüzde 1’inden daha küçük bir bölümünü oluşturmasına rağmen dünya deniz türlerinin yaklaşık yüzde 18’ine kadarını barındırıyor. Bu yüksek biyolojik çeşitlilik, denizin korunmasını yalnızca bölgesel değil küresel bir mesele haline getiriyor.
Deniz suyu sıcaklığındaki artış, bazı yerli türlerin daha serin sulara yönelmesine ve sıcak denizlerden gelen yabancı türlerin yayılmasına neden olabiliyor.
Aşırı avcılık, kirlilik ve habitat kaybıyla birleşen iklim değişikliği, balıkçılık üzerindeki baskıyı artırıyor.
MedECC değerlendirmesine göre sürdürülemez balıkçılık uygulamaları, istilacı türler, ısınma, asitlenme ve su kirliliği; kullanılan deniz balıkları ile omurgasız türlerin yüzde 20’den fazlasının bazı bölgelerde 2050’ye kadar yerel olarak yok olmasına yol açabilecek riskler oluşturuyor.
Balık stoklarındaki değişim;
Küçük ölçekli balıkçıların gelirlerini,
Su ürünleri fiyatlarını,
Kıyı bölgelerindeki istihdamı,
Turizm ve gastronomiyi,
Deniz kaynaklı gıda güvenliğini
etkileyebilir.
Akdeniz kıyılarındaki nüfus ve ekonomik faaliyetler hızla büyüyor. Limanlar, turizm tesisleri, yollar, havaalanları, konutlar ve tarım alanları deniz seviyesindeki yükselme ile kıyı erozyonuna karşı hassas durumda.
Aşırı yağış ve fırtına sırasında denizin yükselmesi, yağmur sularının denize boşalmasını zorlaştırarak kıyı kentlerindeki sel riskini artırabiliyor.
Yer altı su kaynaklarına tuzlu su karışması ise hem içme suyu hem de tarımsal sulama açısından uzun süreli sorunlara yol açabiliyor.
MedECC, Akdeniz kıyı nüfusunun iç bölgelerdeki nüfustan daha hızlı artmasının insanları ve ekonomik varlıkları kıyı tehlikelerine karşı daha fazla açık hale getirdiğini belirtiyor.
Türkiye’nin COP31 Başkanlığı denizler ve okyanuslar konusunda uygulamaya dönük ortaklıkları öne çıkarmayı planlıyor.
Ele alınması beklenen çözüm alanları arasında şunlar bulunuyor:
Kıyı ve deniz ekosistemlerinin restorasyonu,
Mavi karbon alanlarının korunması,
Deniz gözlem sistemlerinin güçlendirilmesi,
Erken uyarı ağlarının kurulması,
Deniz kirliliğinin azaltılması,
Bilimsel verilerin ülkeler arasında paylaşılması,
Kıyı yerleşimlerinin iklim risklerine hazırlanması,
Finansmana hazır bölgesel projelerin oluşturulması.
Türkiye’nin COP31 yaklaşımı, okyanus ve denizlerle ilgili mevcut uluslararası taahhütleri yeni söylemlerle genişletmekten çok, uygulanabilir projelere ve bölgesel ortaklıklara dönüştürme hedefi taşıyor.
COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya EXPO alanında gerçekleştirilecek.
Türkiye ilk kez bir Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na hem ev sahipliği hem de dönem başkanlığı yapacak.
Konferansta;
Sera gazı azaltım hedefleri,
İklim değişikliğine uyum,
İklim finansmanı,
Kayıp ve zarar mekanizmaları,
Enerji dönüşümü,
Gıda güvenliği,
Dirençli şehirler,
Denizler ve okyanuslar
gibi başlıkların ele alınması bekleniyor.
Türkiye, COP31’i yeni hedeflerin yalnızca açıklandığı değil, mevcut taahhütlerin somut projelere dönüştürüldüğü bir “uygulama COP’u” olarak tanımlıyor.
COP31’in Türkiye açısından etkisi yalnızca Antalya’da düzenlenecek büyük bir uluslararası toplantıyla sınırlı değil.
Konferans süreci Türkiye’nin;
Kuraklık ve su yönetimi politikalarını,
Tarımın iklim değişikliğine uyumunu,
Güneş ve rüzgâr yatırımlarını,
Elektrik şebekesi ve depolama projelerini,
Kıyı kentlerinin korunmasını,
Orman yangınlarıyla mücadeleyi,
Sıfır Atık ve metan azaltımını,
İklim finansmanına erişimini
daha görünür hale getirebilir.
Ancak ev sahipliğinin kalıcı bir başarıya dönüşmesi için konferansta açıklanan hedeflerin ulusal mevzuata, bütçeye, yatırım programlarına ve ölçülebilir uygulamalara yansıması gerekecek.
Türkiye açısından bakıldığında Akdeniz Sentez Notu’nda aşağıdaki sorunların öne çıkması beklenebilir:
Ege ve Akdeniz kıyılarındaki deniz suyu sıcaklığı artışı,
Antalya, Mersin, Muğla ve İzmir gibi kıyı kentlerinde turizm ve su baskısı,
Konya Havzası ve Akdeniz kuşağındaki kuraklık,
Orman yangını riskinin büyümesi,
Tarımsal sulamada verimlilik,
Balıkçılık ve istilacı türler,
Kıyı erozyonu ve deniz seviyesi yükselmesi,
Güneş ve rüzgâr enerjisinin doğayla uyumlu geliştirilmesi.
Bunlar Cezayir toplantısında Türkiye adına kabul edilmiş kararlar değil; Akdeniz’in ortak riskleri ile Türkiye’nin coğrafi koşullarından hareketle yapılabilecek analizlerdir.
İklim değişikliği ulusal sınırlarla sınırlı kalmıyor.
Bir ülkede yaşanan kuraklık tarımsal üretimi azaltarak bölgesel gıda fiyatlarını etkileyebiliyor. Deniz kirliliği ve istilacı türler akıntılarla başka ülkelere taşınabiliyor. Orman yangını dumanı binlerce kilometre ilerleyebiliyor.
Enerji, ticaret, göç, turizm, deniz ulaşımı ve gıda sistemlerinin birbirine bağlı olması nedeniyle Akdeniz ülkelerinin yalnızca ulusal planlarla bütün riskleri yönetmesi mümkün görünmüyor.
Ortak erken uyarı sistemleri, bilimsel veri paylaşımı, sınır aşan su yönetimi, elektrik bağlantıları, deniz koruma alanları ve bölgesel finansman mekanizmaları bu nedenle önem taşıyor.
Antalya Akdeniz İklim Diyaloğu’nun altıncı istişare toplantısı 29 Temmuz 2026 tarihinde Cezayir’de gerçekleştirildi.
Enerji dönüşümü ve elektrifikasyon, kuraklık ve gıda güvenliği ile denizler ve okyanuslar başlıklı üç tematik toplantı yapıldı.
Hayır. Toplantı bir müzakere ve istişare buluşmasıydı. Elde edilen görüşlerin Akdeniz Sentez Notu’na aktarılması planlanıyor.
Akdeniz ülkelerindeki istişarelerden elde edilen ortak sorunları, öncelikleri ve çözüm önerilerini bir araya getirecek bölgesel politika belgesidir.
Süreçte yedi ulusal istişare toplantısı planlandı. Rabat, Kahire, Paris, Madrid, Roma ve Cezayir toplantıları tamamlandı. Son toplantının Amman’da yapılması bekleniyor.
Evet. Birleşmiş Milletler Çevre Programı verilerine göre Akdeniz bölgesi küresel ortalamadan yaklaşık yüzde 20 daha hızlı ısınıyor.
COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya EXPO alanında gerçekleştirilecek.
Türkiye, COP31’in dönem başkanlığını ve ev sahipliğini yürütüyor.
Türkiye, konferansı mevcut iklim taahhütlerinin uygulanabilir projelere dönüştürülmesine odaklanan bir “uygulama COP’u” olarak düzenlemeyi hedefliyor.
Antalya Akdeniz İklim Diyaloğu’nun son istişare toplantısının ilerleyen haftalarda Ürdün’ün başkenti Amman’da yapılması planlanıyor.
Doğayı Dinle Haber Merkezi
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir