Bugün Hava Nasıl Olacak? 25 Haziran Perşembe İstanbul, Ankar...
Bugün Hava Nasıl Olacak? 25 Ha...
23:30Bursa’da Özel Gereksinimli Bireyler İçin Afet Yönetim Modeli...
Bursa’da Özel Gereksinimli Bir...
22:37Bursa Kültür Yolu Festivali 27 Haziran’da Başlıyor: Konserle...
Bursa Kültür Yolu Festivali 27...
22:20Bakan Şimşek’ten Londra’da İklim Finansmanı Çağrısı: 2,5 Tri...
Bakan Şimşek’ten Londra’da İkl...
Ben bir eğitimciyim. Kelimelerle düşünen, cümlelerle yaşayan biriyim. Ve uzun zamandır hem sınıflarda hem insan yüzlerinde aynı şeyi okuyorum: İçsel bir dağılma.
Bu dağılma yalnızca zihinsel değil; aynı zamanda varoluşsal. Çağımızda dünyanın ve Türkiye’nin en güncel meselesi, yalnızca ekonomik dalgalanmalar, politik gerilimler ya da teknolojik dönüşümler değil. Asıl mesele, insanın kendi dikkatini ve dolayısıyla kendini kaybetmesidir. Ve belki de bu kaybın panzehiri, uzun zamandır unuttuğumuz bir yerde saklıdır: tabiatta.
Çünkü insan, toprağa temasını kaybettikçe kendine olan temasını da kaybediyor. World Economic Forum raporları dikkat yönetimini çağın en kritik becerilerinden biri olarak tanımlarken, OECD verileri bilgiye erişimin arttığını ama derinleşmenin azaldığını söylüyor. Bu veriler bize şunu gösteriyor: İnsan artık çok şey biliyor ama az şey hissediyor. Oysa hissetmek, insanın kendine dönmesinin ilk adımıdır.
Bir gün bir öğrencim bana şöyle demişti:
“Hocam, bir süre doğaya gidince içim yavaşlıyor ama geri dönünce yine dağılıyorum.”
Bu cümle, modern insanın iki dünya arasında sıkıştığını anlatıyor bize. Bu, soluduğumuz iki farklı iklim ve iki farklı dünya hız ve hakikat.
Günümüz felsefecileri zihnimizin nasıl yüzeyselleştiğini bizlere anlatmaya uğraşırken bizler belki de şu soruyu sormalıyız kendimize:
“Zihnimiz baş döndürücü bir şekilde hızlandı da ruhumuza ne oldu?”
İşte tam bu noktada, aradığımız cevabı bulmaya bizim düşünce geleneğimizle daha doğrusu tefekkür ilmimizle yaklaştığımızda bizlere bambaşka bir kapı aralanıyor. Ve Yunus Emre yüzyıllar ötesinden bizlere şunu söylüyor.:
“Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlam seni.”
Bu mısralar, bir yönü ile bir dua, diğer yönü ile bir yöneliştir. Yunus bize mecazi de olsa insanın, hakikati yalnızca kitaplarda değil; rüzgârın sesinde, toprağın kokusunda, suyun akışında da araması gerektiğini anlatmaktadır. Çünkü tabiat, insana hayat ve hakikat hakkında çok şeyleri gösterir, hissettirir… Bir anlamda tabiat, Yaratıcının insanlara hakikati beş duyusu ile anlaması için görevlendirilen bir öğretmendir…
Türk-İslam düşünürleri ve bilim insanları arasında çok önemli bir yeri olan Fuat Sezgin bilim tarihini incelerken İslam medeniyetinin tabiatı gözlemleyerek bilgi ürettiğini vurgular. Gözlem… Yani dikkat. Yani durmak ve bakmak. Durmak ve bakmak ise insanı tefekküre; tefekkür de insanı yaratılış sırrına götürür…
Bugün biz insanoğlunun en çok kaybettiği becerilerden biri de bu: bakabilmek. Bakabilmek ya da eskilerin deyişi ile temaşa edebilmek, insanın kendisine ve hayata karşı farkındalığını artırır. “Farkındalık” insanın dış dünyasından daha çok iç dünyasını zenginleştirir. Bu hâlin farkında olan birçok âlimimiz ve edibimiz vardır. Örneğin şair Tevfik Fikret, tabiatı yalnızca bir manzara değil, bir düşünme alanı olarak görür. Onun şiirlerinde tabiat, insanın iç dünyasının bir aynasıdır. Şu bir gerçek ki insan, tabiatta yalnız kalmaz; her şeyden önce kendisiyle karşılaşır.
Modern dünyanın en büyük yanılgısı işte buralardadır: Günümüz insanı iç dünyasının varlığını bile unutarak kendisini dış dünya ile büyütebileceğini, anlamlandırabileceğini ve güçlendirebileceğini sanmaktadır. Oysa insan, ancak iç dünyasının farkına vararak ve bu dünyayı şuurlu bir şekilde derinleştirerek büyür. İlginç olan şey de: Derinleşme çoğu zaman sessizlikle, yalnızlıkla ve tabiatla mümkündür.
Cal Newport “derin çalışma”dan bahsederken aslında modern bir dille kadim bir hakikati anlatır: Odak (başka bir deyişle farkında oluş), insanın kendine dönme kapasitesidir. İşte tabiat, bu odaklanmayı doğal olarak sağlar. Bir ormanda yürüdüğünüzde telefonunuza bakma ihtiyacınız azalır. Çünkü zihniniz ilk kez gerçek bir uyaranla karşılaşır yani hayatın kendisiyle.
Çünkü rüzgârın sesi algoritmik değildir…
Çünkü toprağın kokusu yapay değildir…
Çünkü sessizlik, boşluk değildir…
Burada aklıma Byung-Chul Han’ın modern insan için yaptığı “yorgunluk sendromu“ geliyor. Ama bana göre bizler sadece yorgun değil, bununla birlikte ve hatta bundan da öte köksüzüz.
Kök, insanın kendini bağladığı yerdir; topraktır, özdür… Ve tabiat, bu bağın en saf hâlidir. Türk düşünce dünyasında bu bağ çok güçlü ve etraflı anlatılır. Nurettin Topçu, insanın hakikatle temasını “hareket ve ahlak” üzerinden kurarken insanın içsel yolculuğunun tabiatla temasıyla güçlendiğini ima eder. Ona göre insan, kendini aşmak için önce kendine yaklaşmalıdır. Ve insan, kendine en çok, en saf, en rafine tabiatta, tabiatla yaklaşır.
Bugün, maalesef çocuklarımızı kapalı alanlarda büyütüyoruz. Ekranlarla, cep telefonlarıyla, sınırlarla, hızla, tüketicilikle… Onları toprağa değdirmiyoruz. Oysa bir çocuğun çamura dokunması, ağacı görmesi, fidan yetiştirmesi bir kitabı okuması kadar eğiticidir. Çünkü bilgi, sadece zihinde değil; bedende de öğrenilir. Başka bir söyleyişle ezberlemek ve bakmak yerine “yaparak ve yaşayarak öğrenmek” daha kalıcıdır; daha güvenlidir.
İnsanı kendinden sistematik olarak uzaklaştıran bir önemli konu da dijitalleşmedir. Dijital ortam insana hayatın her noktasını taşıyor gibi görünse de aslında insanı hakiki hayattan hatta hakiki insandan, insan oluştan an be an ve sinsice koparıyor. TÜİK verileri bize dijitalleşmenin arttığını söylerken bu gerçeği kavramamız gerektiği ile beraber bizim başka bir soruyu sormamız gerekiyor:
“İnsan tabiattan dolayısı ile kendi tabiatından (doğal, insan oluş hallerinden) ne kadar uzaklaştı?”
Bu sorunun cevabı, ruhsal yorgunluğumuzda saklı. Bu soruya cevap arayanlar dijital, sanal ve haz dünyasının kendilerinden neleri aldığını ve onlara sadece neden yorgunluk kaldığını çok iyi düşünmeliler…
Ben yazarlık atölyelerimde -çok uzun zamandır- katılımcılara sadece şunu söylüyorum:
“Bir ağacın altında oturun ve hiçbir şey yapmadan yirmi dakika geçirin sonra kaleminizin yanına varın…”
İlk başta zorlanıyorlar.
Sonra sıkılıyorlar.
Sonra düşünmeye başlıyorlar.
Ve en sonunda yazıyorlar…
Çünkü tabiat, insanı yavaşlatır. Yavaşlayan insan, derinleşir. Derinleşen insan, kendini bulur. Bugün dünyanın en büyük ihtiyacı yeni bir teknoloji değil; insanların her birinin içselleştirmesi gereken yeni bir dikkat biçimidir. Ve aranan bu taze dikkat, belki de en saf hâliyle tabiatta mümkündür.
Bu yüzden benim davetim basit ama güçlü olacak:
Kendinize bir sessizlik alanı açın. Ama bu alan bir oda, bir ekran olmasın. Daha büyük, daha derin ve daha özgür bir alan. Bu alan bir ağaç gölgesi olabilir. Bir gökyüzü parçası, bir rüzgâr, bir dalga sesi olabilir… Çünkü insan, tabiata bakarken, tabiatın içinde iken aslında kendine bakar. Asıl meselemiz dünyayı anlamaya çalışırken kendimizi kaybetmek değil! Tam aksine, hedefimiz kendimizi bularak dünyayı, hayatı ve insanı yeniden ve tüm renkleriyle, tüm hakikati ile okuyabilmek.
İnanıyorum ki dikkatini toparlayan, farkındalığını artıran, “sessizliğin sesi”ne kulak veren insan hayatını toparlar. Tabiata dönen insan kendine döner. Ve kendine dönebilen bir insan; hiçbir gürültüde, hiçbir “zann”da, hiçbir “taklit”te kaybolmaz.
Rânâ İSLÂM DEĞİRMENCİ
02.06.2026 - 14:14
21.05.2026 - 17:46
20.04.2026 - 22:33
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir