Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim
KÜLTÜR PSİKOLOJİSİ VE ANLAM KRİZİ: TÜRKİYE’DE GÖRÜNMEYEN GERİLİM HATLARI
KÜLTÜR PSİKOLOJİSİ VE ANLAM KRİZİ: TÜRKİYE’DE GÖRÜNMEYEN GERİLİM HATLARI

Anlam krizi, en basit ifadeyle insanın “neden yaşadığını”, “hayatındaki olayların hangi bütünün parçası olduğunu” ve “geleceğe hangi hikâye üzerinden yürüdüğünü” net biçimde anlamlandıramaması, inşa edememesi durumudur. Türkiye’de bu kriz; yalnızlık, aidiyet kaybı, kuşak çatışması, şehir yabancılaşması, dijital kimlik karmaşası, kültürel parçalanma, gençlerde geleceksizlik algısı ve zayıflayan umut psikolojisi (daha derin söyleyişle “ümit etme irfanı”) gibi hayatî durumlar üzerinden görünür hale gelmektedir.

Özellikle yalnızlık burada sadece fiziksel bir durumu değil, duygusal kopuşu; aidiyet kaybı ise bir mekâna ait olmanın ötesinde kültürel ve zihinsel köksüzleşmeyi ifade etmektedir. Bu nedenle ana meselemiz, birbirinden kopuk birden çok sorunun varlığının bilinmesinin aksine birbirini besleyen sorunların olışturduğu bir anlam sisteminin çözülmesidir. Anlam sistemi dediğimiz, aslında, insanın içsel yolculuğu ile hayatının farkındalıklı, canlı akışıdır.

Türkiye’de bugün, insana ve topluma dair konuşulan krizlerin büyük kısmı ekonomik göstergelerle açıklanmaktadır. Oysa toplumsal dokunun derin katmanlarında ve aynı zamanda toplumu oluşturan her bir insanın her hücresinde daha sessiz, daha görünmez ama çok büyük bir kırılma yaşanıyor: Kültürel çözülmenin sinsi bir yarası haline gelen “anlam krizi”. İnsanların bir kısmı, herkese ve her şeye rağmen hâlâ yalnızca nasıl geçineceklerini değil, “neden yaşadıklarını”, “nerede durduklarını” ve “hangi hikâyeye ait olduklarını” da sorgulamaktadır. Fakat şu da boyutları korkutucu düzeye varan bir gerçektir ki böylesi bir sorgulamayı gerekli görmeyen büyük bir çoğunluk da bulunmaktadır ülkemizde.

“Anlam krizi” olarak tanımlanan ve tam da karşımızda duran bu durumun üstesinden gelebilmek için klasik sosyolojik okumaların ötesinde kültür psikolojisi alanının argümanlarını iyi anlamamız ve düşünmemiz; yönelişimizi de tam da bu argümanlara yapmamız gerekir. Çünkü şu an toplumumuzdaki tek mesele sadece gelir dağılımındaki dengesizlik değil; toplumda ve toplumumuzu oluşturan hemen her insanımızda aidiyetin, kimliğin ve umut duygusunun yeniden inşasına olan ihtiyaçtır. Görünen, -eğer net görünemiyorsa da sezilen- o ki günümüz modern şehir hayatı içinde sıkıştığının farkında olmadan “var olmaya çabalayan insan”, kalabalıkların ortasında giderek daha fazla “tek başına” kalmaktadır.

Bugün Türkiye’de yalnızlık, kişisel ve farkındalıklı bir tercih değil; giderek yapısal, çoğu vakit de insanın dışındaki güçlerce kurgusal bir hayat tecrübesi/pratiği haline gelmektedir. TÜİK’in yaptığı yaşam memnuniyeti araştırmalarında sosyal ilişkilerden memnuniyet oranlarının düşüş eğiliminde olması, bu dönüşümün yani yalnızlığa yuvarlanışın istatistiksel bir işaretidir. İnsanlar kalabalık ailelerde ya da yoğun şehirlerde, gürültülü/gürültücü ortamlarda yaşasalar bile duygusal olarak kendilerini daha izole hissedebilmektedir.

Anlamsızlığa düşmenin bir diğer güçlü etkisi de yaşanan “aidiyet kaybıdır.” Aidiyet kaybı özellikle genç nesilde daha da belirginleşmektedir. Bir yanda geleneksel değerlerin sürekliliği, diğer yanda küresel dijital kültürün hızlı akışı vardır. Bu iki hat arasında sıkışan genç, hangi kültüre “tam olarak ait” olduğunu tanımlamakta zorlanmaktadır. Gencin içine düştüğü bu durum, kuşak çatışmasını yalnızca fikir ayrılığı olmaktan çıkarıp kimlik gerilimine dönüştürmektedir. Genç, “nerededir, kimdir; nerede ve kim olmalıdır” gibi sorular arasında bocalamakta; kendisine büyük bir hızla ulaşan ilk cevabı da -kimi zaman- en samimi, en doğru ve en “geçerli(!)” bilgi sanabilmektedir.

“Anlam krizi” tablosunun önemli bir diğer parçası da “şehir yabancılaşması”dır. George Simmel’in metropol yaşamı üzerine yaptığı klasik analizleri göstermektedir ki “modern şehir, insanı aşırı uyarana maruz bırakır ama aynı zamanda duygusal bağları zayıflatır”. Bugün İstanbul, Ankara veya İzmir gibi büyük şehirlerde yaşayan birçok insan, aynı sokaklarda yürürken bile kendisini “yerli”/“yerleşik” ve hatta “bir” hissedememektedir.

İnsanı giderek daha yoğun bir şekilde girdabına çeken dijital dünyadaki “dijital kimlik” meselesi ise yaşanan hızlı “yabancılaşma”yı daha da karmaşık hale getirir. Bu konu için Byung-Chul Han, “dijital çağ, insanı sürekli görünür olmaya zorlar fakat bu görünürlük gerçek bir varoluş hissi üretmez” der. Sosyal medya profilleri çoğaldıkça insandaki gerçek benlik ile temsil ettiği benlik arasındaki mesafe büyümektedir. Yani insan dijital dünyaya kendini fazla kaptırdığında, bir süre sonra kendisine bile yabancı bir hâle gelmekte; çok kimlikliliğin/flu kimlikliliğin ortasında tanınmaz/tanınamaz kimliğe doğru sürüklenmektedir.

İnsanın, gerçek ve sanal dünyadan birçok uyaranı ışık hızı ile kısa sürede ve yoğun alması ile karşı karşıya gelmesinin kaçınılmaz sonucu olan “kültürel parçalanma”; artık sadece tek bir merkezden değil, çoklu referanslardan beslenen yeni ve çapraşık bir toplumsal yapı üretmiştir. Geleneksel anlatılar, popüler kültür, dijital içerikler ve küresel değerler aynı anda insanın zihninde yer kaplamaktadır. (Zihin ise -bildiğiniz gibi- bedeni, var oluşu ve hayatı yönetmekte, kontrol etmektedir.) Bu çok seslilik, “farkındalığını” kaybetmemiş bazı bireyler için zenginlikken kültürel parçalanma dalgasına kapılmış birçok kişi için “hayata dair” yön kaybı anlamına gelmektedir.

İşte tüm bu sebeplerden gençlerde gelecek algısı giderek daha kırılgan bir şekle bürünmüştür. Oysa umut psikolojisi yani ümit etmek, yalnızca ekonomik beklentilere değil, paradan daha önce ve daha çok “anlamlı bir gelecek hikâyesi”ne bağlıdır. Eğer insan kendini içinde görebileceği “anlamlı bir yarın” ya da daha geniş anlamı ile “mânâlı bir hayat” anlatısı kuramazsa, insanda bulunması gereken hayat sevinci, “canlılık”; yerini karamsarlığa, belirsizliğe hatta “silikliğe” bırakır.

“Kültür psikolojisi” alanı, üzerinde ciddiyetle çalışılması gereken önemli bir alandır. Türkiye’de kültür psikolojisi alanının henüz yeterince gelişmemiş olması, saydığımız tüm bu sorunların görünmez kalmasına, insanımızın da bu görünmez canavarın pençesine düşmesine neden olmaktadır. Oysa yalnızlık, aidiyet, dijital kimlik ve umut(ümit) gibi kavramlar bir insan için ayrı ayrı değil, birlikte ele alınması gereken “anlamlı” bir bütünlük oluşturmalıdır. Zira kültürün birçok tanımı içinde göz ardı edilen önemli bir tanımı da “insanı insanca şekillendiren ve insanda ‘iz’ bırakan ‘birikim’ ”dir. Unutulmamalıdır ki insanda birçok şey/iz çevresinin ona verdiği ya da onun çevresinden bilerek/bilmeyerek aldığı ile “birikir”… İnsan “birikim”in ürünüdür. “Kültür” aslında “anlamdır”, “anlamı bulmaktır”, “anlam kazanmak”, “anlama sahip çıkmak”tır.

Güçlü ve var oluşunu kanıtlamış insansa anlamlı birikimi büyük bir farkındalıkla elinde, hayatında tutandır. Ülkemizde oldukça yavaş bir hızda önemi fark edilen ve insana, topluma, kültüre dair birçok konunun çalışılması gerektiği sosyal bilimler alanı içinde, kültür psikolojisinin de bir an evvel yerini alması ve önemli bir çalışma alanı olması gereken “anlamlı insana” ulaşma meselesi üzerinde yoğun ve etkili çalışmalar yapması kaçınılmazdır.

Elbette ki toplumumuzdaki ve insanımızdaki “anlam krizi” tablosunu sadece tespit etmek yeterli olmayacaktır; aynı zamanda oluşan krize müdahale alanlarını da netleştirmemiz gerekmektedir. Öncelikle eğitim sistemi içinde “anlam eğitimi” diyebileceğimiz daha derinlikli bir yaklaşımın geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Öğrencilerin okullarda yalnızca akademik başarısına değil, kendisini tanıma, aidiyet kurma ve hayat hikâyesi inşa etme becerilerine de odaklanılması; bu çabaları için öğrencilere okullarda onlara fırsat ve alan açılması oldukça önemlidir.

İkinci olarak şehir planlaması ve sosyal politika alanlarında “insan ölçeği*” yeniden düşünülmelidir. -Ben bu terim yerine uzunca yıllar, ürettiğim “insan noktası*” terimini kullanıyorum.- Düşünülmelidir çünkü insanların birbirini gördüğü, temas ettiği, bir yerle, bir kurumla, bir grupla, bir “anlamla” aidiyet kurabildiği kamusal alanlar sadece fiziksel güzellikleri, sağlamlıkları ve fonksiyonel oluşları ile değil, psikolojik iyilik halleri (insana “iyi gelme hâli”) açısından da kritik önemdedir. Yalnızlığı azaltmak, sadece bireysel birer gayret değil kamusal bir tasarım, bir “model” meselesidir. Örneğin şehirlerde okulların, semtlerin, mahallelerin, okuma salonlarının vb. tasarımı “insan” odaklı olarak “daha iyi, daha insanî” yapılmalıdır.

Son olarak dijital kültür alanında, daha bilinçli bir medya okuryazarlığı ve kimlik farkındalığı geliştirilmelidir. Buna dair çalışmalar giderek yoğunlaşsa da, “medya okuryazarlığı” ders müfredatlarına girse de bu noktadaki farkındalık güçlendirilmeli, toplumun geneline yayılmalıdır. Dijital görünürlüğün gerçek varoluş  yani “ gerçek hayatta hakiki insan oluş ve iz bırakış” anlamına gelmediği; aksine sanal dünya dengeli kullanılmadığında kimlik parçalanmasını artırabileceği özellikle gençlere, çocuklara öğretilmeli; anlamlı senaryolarla anlatılmalıdır.

Umut psikolojisi yani bizim kültürümüzün, “kimliğimizin” özü olan yaklaşımdaki söyleyişle “bir şeyleri ümit etme ve anlamlı gayrete dönüştürme”; sadece bir elin beş parmağı çabalarla değil, desteklenen bir toplumsal zeminle güçlenip anlam kazanabilir.

İnancım o ki hayata ve hayatlara dair anlam krizini aşmanın yolu insanımız adına yapılan anlamlı çalışmaları çoğaltmak ve görünür kılmaktan geçmektedir. “İnsanımız” için buna değer.

Rânâ İSLÂM DEĞİRMENCİ

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !