Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim
LiberAl’dan DeccAl’a: Küresel Düzenin Karanlık Kronolojisi
LiberAl’dan DeccAl’a: Küresel Düzenin Karanlık Kronolojisi

LiberAl'dan DeccAl'a

Subjektif Bir Kronoloji

“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.”

Fransızcası: “Laissez faire, laissez passer.”

Devletin ekonomik hayata müdahale etmemesi gerektiğini savunan klasik liberalizmin mottosu, sloganı...

Çoğumuz aşinayızdır.

Gelişmiş ülkelerde nispeten sosyal devlet anlayışının da katkısıyla ortaya çıkan “artı değer”;

yatay bir şekilde tüm toplumsal katmanların refahını artırdı.

Görece tolere edilebilir bir gelir dağılımından bahsetmek mümkündü.

Evet, zengin daha zengin oluyordu ama emekçi de sosyal haklarını rahatlıkla elde edebiliyor, insan olarak kendini değerli hissedebilecek bir konfora kavuşabiliyordu.

Mesai saatleri, senelik izinleri uluslararası standartlar çerçevesinde belirleniyordu.

Özlük hakları söz konusu olduğunda sendikalar devreye giriyordu nasıl olsa.

Kâr maksimizasyonunun karşısında;

emek,

sendikalar aracılığı ve sosyal devletin özellikle eğitim sağlık alanlarında dengeleyici rolü ile değerini korudu.

Sonra malumunuz, işletme giderlerinin sermayedarlar tarafından yüksek bulunması ve yüksek kâr baskısı sonucunda yeni bir seviyeye evrilmek gerekti.

Çok da zor olmadı.

“Çokuluslu” şirketler, gelişmiş ülkelerdeki bu “insani” ekonomik modeli hepimizin yıllar içerisinde gözlemlediğimiz üzere baypas ettiler.

Nasıl mı?

Oyun kurucular kartları yeniden kardılar.

Yeni filmin senaristleri başrol için Reagan ve Demir Lady Margaret Thatcher’i seçtiler.

Gorbaçov’un da bu çorbada tuzu olmalıydı. Glasnost ve Perestroyka sonucunda komünizmin tabutuna son çivi çakıldı.

Ronald Reagan’ın aktör eskisi olması tam bir ironi.

Küreselleşme, globalleşme denilen yepyeni kavramlarla tanıştık.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasında simgeleşen “Soğuk Savaş”, kapitalizm lehine sona erdi.

Ancak sonrasında birleşen Almanya’da simgeleşen yeni bir reel politik kendiliğinden devreye girdi.

Çokuluslu şirketler, kendilerine yeni, ucuz, hatta karın tokluğuna iş gücü bulmakta hiç zorlanmadı.

Üstelik “emek”, kuru ekmeğe talim etmekle yetinirken gelişmiş ülkelerdeki o devasa sorunları aşma refleksini göstermekte hiç zorlanmadı.

Artık özlük hakları, sosyal güvenceler için mücadele edebilecek hiçbir defansla (“Sendika da neymiş!”) karşılaşmadığı gibi, barakalar şeklinde üretim modeli ile de konduğu ülkeye gözdağı vermek pervasızlığından da kaçınmadı.

Parmak sallayarak, “Eğer mırın kırın edersen hemen başka yere konarım.” kozu hep elindeydi.

Artık “logo”ların sultası vardı.

Örneğin Reebok bir ayakkabı modelinin reklamı için Michael Jordan’a bir kalemde seksen milyon dolar öderken, o modeli üreteceği Uzak Doğu’da teşvikler almakla beraber işletme giderleri devede kulak mesabesinde azalmıştı.

Bakınız: No Logo (N. Klein)

Nitekim genç ve işsiz devasa nüfus barındıran ağırlıklı Uzak Doğu ülkeleri,

sözde yabancı yatırımcı ve döviz girdisi havucuyla kandırılmaya o kadar teşneydi ki!

Bir taraftan bunlar olurken çokuluslu şirketlerin bir bir kapandığı gelişmiş ülkelerde işsizlik artıyor, nüfus artışının negatif seyri yaşlı nüfusun dolayısıyla emeklilerin artışına yol açıyordu.

Dolce Vita sona ermişti.

Sanki buna sebep;

yıllar öncesinde görece ucuz iş gücü olarak kendilerinin ülkelerine davet ettikleri ya da destabilize ettikleri ülkelerden iltica edenlermiş gibi saçma bir çıkarsama sonucunda;

yabancı düşmanlığı ve neo-Nazi hareketler yanı sıra İslamofobik yaklaşımlar;

marjinal konumlarından merkeze doğru yer değiştirdi.

Domino etkisiyle neredeyse “Batı” kavramının şemsiyesi altındaki tüm ülkeler faşizan ve totaliter, hatta hatta din eksenli bir siyasal zemine doğru kayıverdi.

Bütün bu olanlara rağmen,

“Tarihin Sonu” geldi diyen safdiller de sözümona Yeni Dünya Düzeni’ni olumlayarak süslü türedi ifadelerle kavramsallaştırmaya çalıştılar. (Francis Fukuyama)

Öyle ya artık rakip kalmamıştı.

.....

Öyle olmadı tabii!

Tek kutuplu bir dünya, yer altı kaynaklarını sömürmek hırsına ve Siyonizm’in yayılmacı doğasına uygun düşer mi hiç?

...

Yeni oyun ve oyunculara ihtiyaç vardı.

Rakip lazımdı. O da planlanmıştı.

Soğuk Savaş dönemi sonrasında nur topu gibi bir düşman bulundu.

Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” ile adı da kondu.

İslam.

....

11 Eylül kurmacası ve Kimyasal Silah kuyruklu yalanı ile başlatılan yeni oyunun motivasyonunu Junior Bush yumurtlayıverdi:

“Crusade”,

yani postmodern

“Haçlı Savaşı”..!

........

“Yeni Dünya Düzeni” adlı film vizyona sokuldu.

.....

Neoliberalizm denilen, aslında dümeninde “Siyonizm”in olduğu, sosyopolitik düzlemde tüm yıkıcı etkileri ile yüzleştiğimiz bir yüz karası insanlık deneyiminden geçtik. Geçiyoruz.

Yüzyıllara dayanan tecrübeyle;

Anglosakson acımasızlığı ve Siyonist şeytani zekâ birleşmişti.

Nalıncı keseri gibi devamlı kendilerine yontan bir yöntemle sözümona serbest piyasa, liberalizm ve nihayetinde neoliberalizm adları altında eski fütuhat ve yağmacılığın yerine hiç kollarını kıpırdatmadan, deyim yerindeyse “vampir” gibi tüm dünyayı sömürürken;

“demokrasi” ihracı mavalını, daha kaba ve gerçekçi tabirle “zoka”sını geri kalmış ve gelişmekte olan şeklinde kategorize ettikleri dünyaya yutturdular.

Bunu yaparken de zulümde ve gelir dağılımı dengesizliğinde gemi azıya almış durumdalar.

......

Yanis Varoufakis, gelinen noktayı;

“Kapitalizmin sonunu” ne getirdi? soru kipiyle bu sürecin yeni bir dönüşüme kapı araladığı üzerinde kafa yormuş;

Yanis Varoufakis’in

Tekno-Feodalizm:

Kapitalizmi Öldüren Neydi? adlı kitabı,

geleneksel kapitalizmin yerini Amazon ve Google gibi teknoloji devlerinin (“bulut ağaları”) aldığı yeni bir sömürü düzenini anlatır.

Bu sistemde kullanıcılar dijital serflere, platformlar ise devasa dijital tımarhanelere dönüşmüştür.

Kitabın Türkçe literatürdeki temel kavramları ve öne çıkan başlıkları şunlardır:

I- Bulut Sermayesi (Cloud Capital):

Varoufakis’e göre geleneksel kâr odaklı kapitalizmin yerini, dijital platformların doğrudan el koyduğu “bulut rantı” almıştır.

II- Dijital Serflik:

Ücretsiz olarak içerik üreten, veri sağlayan ve platformlarda zaman geçiren milyarlarca insan, modern birer serf hâline gelmiştir.

III- Merkeziyetsizleşme İllüzyonu:

Kripto paralar ve dijital borsalar özgürlük vaat etse de, gücü ve kontrolü aslında tekelci teknoloji şirketlerinin havuzlarında toplar.

....

Bu bahsi burada kapatalım. Konu dağılıyor.

.....

Hasılı bu yeni dünyada dijitalizasyonun öncülüğünde,

sonunun neye varacağını kestiremediğimiz bir anın içindeyiz.

.....

Son aşamada “Yapay Zekâ” furyası.

Hâliyle geleceğe dönük mebzul miktarda spekülasyonlar dolaşımda.

Hem birey olarak insan üzerinde hem tüm ekonomik yapılanmalarda somut etkileri de deneyimlenmeye başlandı bile.

...

Yapılan ciddi analizlerden biri:

“Anthropic’in ortaklarından Clark şunu söylüyor:

Sermaye ağırlıklı, insan gücünden yoksun bir ekonominin oluşumu:

Yapay zekâ Ar-Ge’sine dair yukarıdaki tüm kanıtlar, yapay zekâ sistemlerinin işletmeleri otonom olarak yönetme yeteneklerinin de arttığına işaret ediyor.

Bu, ekonominin giderek artan bir bölümünün, ya sermaye ağırlıklı (çok sayıda bilgisayara sahip oldukları için) ya da işletme gideri ağırlıklı (üzerine değer yarattıkları yapay zekâ hizmetlerine çok para harcadıkları için) ve günümüz şirketlerine kıyasla nispeten daha az iş gücüne sahip yeni nesil şirketler tarafından ele geçirilmesini beklememiz gerektiği anlamına gelir;

çünkü yapay zekâ sistemlerinin sürekli yetenek genişlemesinin bir sonucu olarak, insan emeğine kıyasla yapay zekâya daha fazla harcamanın marjinal değeri sürekli olarak artacaktır.

Uygulamada bu, daha büyük “insan ekonomisi” içinde büyüyen bir “makine ekonomisinin” ortaya çıkışı gibi görünecektir, ancak zamanla yapay zekâ tarafından yönetilen şirketler birbirleriyle ticaret yapmaya başladıkça makine ekonomisinin kendi içinde daha fazla etkileşime girmesini bekleyebiliriz.

Bu, ekonomide son derece tuhaf şeyler yapacak ve eşitsizlik ve yeniden dağıtım konusunda her türlü soruyu gündeme getirecektir.

Sonuç olarak, tamamen otonom ve yapay zekâ sistemleri tarafından yönetilen şirketlerin ortaya çıkması mümkün olabilir; bu da yukarıda belirtilen tüm sorunları daha da kötüleştirirken birçok yeni yönetim zorluğunu da beraberinde getirecektir.”

....

Bir diğer ilginç yaklaşımı da bir mülakatta dinlemiştim.

Aklımda kaldığı kadarıyla bende iz bırakmış noktalarını hatırlayıp özetlemeye çalışayım.

.......

Geoffrey Hinton.!

İlginç bir portre.

Akademik kariyerinin yanı sıra Google’da da çalışmış ve burada yapay zekâ araştırmaları üzerine katkıda bulunmuştur.

Hinton, Google Brain ekibinin bir üyesi olarak yapay zekânın daha geniş çapta uygulanabilirliğini araştırmıştır.

Yapay zekâ konusundaki etik meseleler ve yapay zekânın toplumsal etkileri üzerine de görüşler bildirmiştir.

Geoffrey Hinton, yapay sinir ağlarıyla makine öğrenimini mümkün kılan keşifleri dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Princeton Üniversitesinden John Hopfield ile birlikte 2024 Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. (Wikipedia)

Ancak 2023 Mayıs ayında Geoffrey Google’dan istifa etti!

Yapay zekânın tehlikeleri konusunda uyarılarını ifade etmek için özgür olmak istiyordu.

Kendi hedeflerini belirleyebilen ve insanlardan daha zeki hâle gelebilecek olan yapay zekâ sistemlerinin ortaya çıkışı konusunda endişelendiğini söyledi.

14 Ara 2024.

....

Özet olarak söylemek istediği şuydu, mülakattan anladığım;

Evet,

biz verileri yüklediğimizde algoritmik şekilde daha hızlı ve etkili bir mekanizma kurmak istedik.

Geldiğimiz noktada maalesef durum bizim öngörümüzün üzerinde kontrolü eline alan ve gittikçe daha da alabilecek bir yapıya dönüştü.

An itibarıyla çocuk yaşta bir zekâya sahip iken veriler arttıkça ve bu verileri analitik olarak değerlendirdikçe kısa sürede doktora, lisansüstü ve daha sofistike düzeylere çıkabileceği gerçeği ile yüzleşmeye başlıyoruz.

Bu da zamanla “insan”ı küçümseyen bir yapıya dönüşme riskini beraberinde taşıyor.

Bu durum, insanlık var olalı beri “insan” merkezli bir dünyadan, yani insandan daha üstün bir varlığın devreye girmesi tehlikesini de beraberinde taşıması anlamına geliyor.

Yepyeni bir paradigma ile karşı karşıyayız.

Merkezinde “insan”ın değil “makine”nin olduğu bir dünya!

....

Hal böyle olunca genelde olumsuz, insanın geleceğini tehdit edebilen bir distopya hâkim.

Mülakatı veren ve “Rasyonel Psikopat” isimli bir kitap yayınlayan Mesut Demirbilek’in kitap tanıtım yazıları oldukça enteresan!

.......

Yapay Zekâ bir insanı öldürürse, suçlu kimdir?

Kod mu, algoritma mı, onu yazan insan mı, yoksa hepimiz birden mi?

Suç araştırmacısı Mesut Demirbilek sorgu sandalyesine ilk kez insan olmayan bir şüpheliyi oturtuyor.

Terlemeyen, yalan söylemeyen, pişmanlık duymayan bir zekâyı…

Artık bu dünyada suç öfkeyle değil optimizasyonla işleniyor,

kötülük niyetle değil verimlilikle ölçülüyor...

Unutulmaz emniyet müdürü Mesut Demirbilek, sahadan gelen deneyimini hukuk, kriminoloji, teknoloji ve felsefeyle buluşturuyor;

otonom silah sistemlerinden deepfake dolandırıcılıklara,

kurgusal önyargıdan “algoritmik kast” tartışmalarına uzanan yeni bir suç evrenini adım adım ifşa ediyor.

Kurgusal sorgular, gerçek vakalar ve çarpıcı analizlerle ilerleyen “Rasyonel Psikopat”, hepimize Yapay Zekâ’yı ne şeytanlaştıran ne de romantikleştiren objektif bir ayna tutuyor.

Bu kitap, geleceğin suçları kadar bugün üstlendiğimiz sorumluluğu anlatıyor.

“Bilinç, vicdan, ahlak, hukuk gibi bugüne kadar insana özgü zannettiğimiz kavramları masaya yatıran eser, bundan sonra çok karşılaşacağımız tartışmaların önemli bir öncüsü.”

Özgür Mumcu

“Kriminoloji dünyası, fiziksel delillerden algoritmik niyetlere uzanan tarihinin en büyük dönüşümünü yaşıyor. Mesut Demirbilek, bu kitapta yalnızca teknik bir analiz yapmıyor; cinayet bürosundaki yıllara dayanan saha deneyimini, yapay zekânın soğukkanlı ve ‘rasyonel’ dünyasıyla çarpıştırıyor. Yapay zekâ çağında adalet, güvenlik ve insan kalmanın ne anlama geldiğini merak eden tüm okurlara içtenlikle öneriyorum.”

Sevil Atasoy

“Rasyonel Psikopat, bize ‘akıllı’ dediğimiz o cihazların aslında ne kadar ‘vicdansız’ olabildiğini, üstelik bunu kusursuz bir mantıkla yapacağını gösteriyor. Okuyun ve kendinize sorun: Algoritma sizi suçlu ilan ederse, kendinizi kime karşı savunacaksınız? Kodlara mı?”

Okan Bayülgen

.....

Tüm bunların ışığında sayısız yaklaşımla ve gelecek öngörüsünün muhatabı bulduk kendimizi.

Benim de çorbada tuzum olsun kabilinden fikir jimnastiği ve kehanet denemesi yapayım dedim.

Dilin kemiği yok nasıl olsa!

....

Bir sonraki yazıda!

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !