Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim
Geçmişten Bugüne İstanbul'un Matruşkası
Geçmişten Bugüne İstanbul'un Matruşkası

__Bu şehr-i_ Stanbul ki bî-misl ü bahâdır 
 Bir sengine yekpâre ' acem mülkü fedâdır_ 
                                 Nedim 

Bu aralar edebiyetta 'Antika okuma' tarzına sardım. 

Meramımı izah etmem gerek.

Antika derken;

Özellikle Istanbul merkezli,

Sosyokültürel okumalar,  merakımı fazlasıyla celbediyor. 

Burada anlatmak istediğim;

Yaşanmışlık barındıran,ancak günümüz için hiçbir pratik değer ifade etmeyen nesnelerden ziyade;

geçmişin,ehil tanıklar aracılığıyla izini sürmek. 

'Antika Okuma' ifadesini;


Uydurduğum bir tamlama olarak değerlendirebilirsiniz.

'Antik'  kavramı,bir dönemin karşılığı olduğu için 'antik okuma' ifadesi içime sinmedi. 

Antik felsefe v.b

.......

Bu okumalar sonucunda
 
Hem geçmişten bugüne;

Baş döndürücü bir hızda sosyal,kültürel ve çevresel dönüşümü bu kadar keskin yaşayan başka bir şehir olup olmadığına dair kuşkularım artarken;

Diğer taraftan;

Özellikle çok da kadim olmayan o geçmiş zaman içinde yaşanılan ve anlatılan tabiat,çevre ve mekân tasvirleri sonrasında;

O dönemde biri çıkıp şöyle dese; 

"Geleceğe dönük en karamsar  öngörün ne olabilir?"

Eminim bugün içinde yaşadığımız,her hâliyle ihânete uğramış,kansere yakalanmış gibi kontrolsüz büyüyen ve doğal güzellikleri birbir yok olan,Lepralı bir yüz gibi çopurlaşan ,vaktiyle göz kamaştırıcı güzelliğiyle dillere destan bir İstanbul'u tabi ki ön göremezdi.

İşte böylesi,tasavvuru ve ön görülmesi zor bir ânın içinde var olmanın dayanılmaz ağırlığını deneyimlemek. Az travma mı?

.........

Fazla sıkmadan iki yazar ve bir haberden yolalmaya başlayalım;


........

İlki;

Refik Halid Karay'ın

'Memleket Yazıları'ndan bir makalenin özeti:

Florya semtinin o dönem ki tasvirini yazarın dilinden aktarmaya çalışayım.

"Yıl 1935 Haziran.
Atatürk Cuma günü adeti olan gezintisine çıkmış,  Florya'da ,Allah'ın özene bezene yaratmış olduğu masmavi,ışıl,ışıl denizle öpüşen kıyılar boyunca yürüyor. 

Bir karış gölgeye hasret, (Sahil boyunca hiçbir insanın olmadığı anlamında), kupkuru,bomboş,  bakımsız ve tenha bulunuşu karşısında son derece üzülerek, 

 'İstanbul'u fethetmişiz ama burasını elde edememişiz, ' diyor Atatürk. 

'Florya'nın  bir plaj sitesi oluşu o tarihten başlar.'

şeklinde devam ediyor Karay.

Kendi hatıralarına geçiyor.

Orayı ilk görüşü,yaklaşık 125 yıl öncesine,1901 senesine rastlıyormuş:

"Onüç yaşında idim; bir yaz gecesi o zaman Ayastefanos,şimdi ki adıyla Yeşilköy'deki biraderimin köşkünden faytonlara binerek yola koyulmuştuk."

Issız tarlalardan geçerek epeyce yol almak cesaret işi imiş. 

Az gidip uz gittikleri bu yere kadar ne bir dam'a ne de 'ferid-i aferide'ye tesadüf etmemişler.

Anlayacağınız ne bir eve ne de bir insana rastlamışlar!

Devam ediyor Karay:

"Manzara fevkelâde idi;

 ucu bucağı kavranmayan  bembeyaz, yarı nemli,pırıltısı göz âlan bir plaj... 

Durgun ve sadece ışık kesilmiş açık deniz. İn cin yok."

Bu nimetten faydalanılamadığını şu sözlerle anlatıyor:

"Hemen suya daldık mı? Ne gezer?. Daha deniz hamamı ve kaçgöç devrindeyiz,henüz denizcil olamamışız."

Şöyle bitiriyor:

"İşte 1901 yılında Florya. 
O hâliyle (Dönem itibariyle olumsuzladığı) 1935'e kadar 34 yıl daha bekledi; yine de pek fazla gelişemedi! Florya asıl şimdi,sahil yolu bitince 
Ataköy ile beraber emsali nâdir bir deniz sitesi olacak.

24 Ağustos 1958'de kaleme almış Refik Halit.

Aşağıda birebir aktardığım, makalenin başlığı içerikle aynı ironiyi barındırıyor; 

O Sahilde Ne Mekân Ne Mekin; Hiçbir Şey Yoktu 

.....


İkinci Yazar'a geçmeden buada bir Es verelim.

2026 Şubat 24'ünde muhasebemizi yapalım.

Tabii güzelliğinin teslim edildiği bu 'uçsuz bucaksız,masmavi, bembeyaz kumsalı olan' mekânın Florya olduğunu tahayyül etmek bile güç!

1901'de bi'başına geçip gitmenin cesaret istediği;

1935'de Atatürk'ün 'İstanbul'u fethetmişiz ama burasını elde edememişiz' dediği Florya!

Yazının kaleme alındığı 1958 tarihinde bile pek fazla gelişemediğinden dem vuruyor Karay.

Sadece tasvirleri düşününce hayalimizi fazla zorlmadan;

Günümüz Ayvalık Sarımsaklı,ya da Fethiye Ölü deniz ayarında bir yer olduğunu söylemek abartı olmaz.

İnanamayacaksınız,İstanbul'un kıyılarında bu plajlar,kıyı gerisinde gözün alabildiği ormanlar,koruluklar ve masmavi bir Marmara denizi varmış şunun şurasında yetmiş seksen yıl önce.

İnsanoğlu çevreye daha saygılı değildi aslında,eti budu bu güzelliği ortadan kaldıracak kapasitede değildi.

Elden gelen tüm nobranlığı yapmasına rağmen,İnsanın eli ve Sanayi'nin kolu henüz bu güzelliği bozacak boyuta varmamıştı.

Günümüzde ok yaydan çıkmıştır. Teknolojik gelişim,neoliberal vahşi kapitalizmle kol kola evimiz,yegâne gezegenimizi mahvedebilme gücüne ulaştı.

Anlayacağınız insan eliyle Dünya'yı etklileyebiliyoruz. Antroposen çağdayız.

........

Öyle bir deniz düşünün ki;

Biri Karadenize, diğeri Ege Denizine açılan tahliyesi,iki muhteşem boğazı olan bir deniz.

Tüm kıyıları münbit araziler ve dantel gibi kumsalları ve koyları ile her karışı sayfiye bir deniz,ama sanki göl;

Muhteşem bir tasarım ile sepiştirilmiş adaları ile denizoğlu Deniz.

İzole,tamamı bu ülkeye ait. 

Tarifsiz bir nimet. 

Hem bir akvaryum gibi durmadan devridaim eden,hem iki denizin biyolojik çeşitliliğine sahip bir göz bebeği!
 

O dönemlerde Dünya'ya panoramik baktığınızı hayal edin;

Her iki ucundan sürme çekilmiş masmavi bir göz,ya da her an ürküp kaçacak bir tavşan sanki!

İdi....

Şimdi de iki göz pınarından yaşlar akan, korneası müsilaja dönüşmüş,göze gelmiş, insaflı hergöze hüzün zerkenen bir su birikintisi, bir lokoköri.

Heyhat!

Ne oldu?

Şimdi,biri muharrir,diğeri önder o iki insan bugünü görse o günkü hayıflanmalarının yerini nasıl bir hüznün ve eyvahlanmanın dile geleceğini tasavvur bile edemiyorum. 

Şu hâli görseler mezarlarında ters dönerler!

Âcizane o günleri okuyarak fikir sahibi olan ben,bu olup biten,sosyal,kültürel  ve mekansal açıdan tarifsiz kimliksizleşmeyle yüzleşmek zorundayım.

Ama nasıl?

Denemeye çalışayım.

1453'den bugüne,uzun süre payıtaht olarak kalan,üç medeniyet tevarüs etmiş bu şehrin dili olsa da konuşsa. 

Ne şaşaalar,ne istilalar, ne yağmalar  yaşadı. 

Belli bir tarihe kadar bu dinamizme rağmen İstanbul tabiat olarak hep gözde olmaya devam etti.

Ta ki sanayi devriminin genelde Dünya ve özelde İstanbul üzerinde ki etkileri gözle görülür hâle gelene kadar.

Sanayi devrimine kadar insanoğlunun onca yıkıcılığı,insanlık  tarihini durmadan değiştirmiştir,ancak tabiat rahatlıkla kendini onarıyordu, hatta insan elinden çıkma bir çok kale ve mamur yapı zarar görse de yerine anıtsal kaleler,şatolar ve Rönesansta bir çok sanatsal esere imzasını atabilmiştir. 

Ancak sanayi devriminden sonra,yani James Watt'ın Modern Buhar Makinesini geliştirmesinden sonra olanlar oldu ve olmaya devam ediyor. 

Batı,

Evimiz,yegâne gezegenimizi çok umursamasa da ülkeleri nezdinde sanayinin bu yıkıcılığını kontrollü olarak ehilleştirdiğini sanmıştır. 

Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde ise bu süreç tam bir yıkım ve çevre kirliliği sonuçlandı.

Aynı gemide hayat yolculuğu yaptığımızı idrak etmedikçe,çivileme kıyamete doğru pik hâlindeyiz. 

İnsanoğlununun gözünü hırs bürüdükçe hakikat karşısında olduğu ölçüde iklim konusunda da inkarcılığı tercih ediyor. 

......

Evliya Çelebi Seyahatname'sinde Anadolu'yu;

"Öyle gür bir orman yapısına sahiptir ki bir sincap bir uçtan diğer uca ağaçlardan inmeden ulaşabilir" diye anlatır.

Gel gör ki bugün Kinkong'un gökdelenlere adımlarını ata ata bir ucundan diğer ucuna gidebileceği bir ucubeye çevirdik canım Dersaadet'i, Asitâne'yi, İstanbul'u, Kostantıniyye'yi.

Tabi ki nüfus artacak,tabi ki yerleşim olacaktı. 

Ancak siyasetçilerde ki ikbal arzusu, halkın mal hırsı ile birleşince ortaya çıkan tsunami sonrasında;

Bir Dünya cennetini;

Marmara denizi ve fırdolayı tüm güzellikleri çirkinliğin ve kuralsızlığın kucağına nasıl da teslim ettik!

Hâlâ daha azgınlığımızı dizginleyecek bir yol ufukta görünmüyor bile.

Akıl tutulması değil de nedir?

.....

Gelelim ikinci yazara.

İkinci yazarımız 1864 doğumlu Ahmet Rasim.

'Gecelerim' adlı biyogrfik denemelerinden oluşan anlatı demetlerinden birinde ki İstanbul tasvirine bir göz atalım.

" Güya Bahar, tabii bir gülüşle kışa nazaran küçümseniyordu.Her taraf çiçek içinde,her taraftan bir koku kopup geliyor. Biri bakışı,diğeri burnu sevindiriyor,insan nedense gülüyor, o tebessüm sanki bulaşıcı sevincin yüzde görülen bir çeşit işaretiymiş gibi yerleşip kalıyor. 

Ben baharı severim.Badem,erik ağaçlarının dalları,o aşüfte çiçeklerle pencerelerden içeri girmek istiyormuş gibi görünür. Yükselirler. Bahçelerin duvarlarından sarkarlar. Kendi hayaline dalmış yolcunun başına çiçek atarlar. Bazan rüzgar olursa insan çiçek yağıyor sanır.

Şeftaliler bu tabi şenliğe katıldı mı bahçelerde kendi kendine tabiat gücünün himmetiyle çiçekten,daha dalında bitmiş cisimleşen bolluklardan oluşan mozaikler ortaya çıkar. O parlak nakışlar,çiçek haline gelmiş olan o renkler,gezici kokuya dönmüş gibi her taraftan hissedilen o yeni bolluk hayale sığar mı?

İstanbul,bu güzellikler beldesi donanır. Etrafındaki o toprak yığınları çimenlenir,ben onlara dağ demem. denilmez de. Onlar şey... Ah! Benzetemedim, ne söyleyeyim?..Birer güzellik kitabesi, manzaralardan yoğrulmuş kabartılar. Kabartma haritalar gibi tabii güzelliklerin hepsini dile getiren iri,yüksek örnekler. Dağ yamaçlarına bakmaya gelmez. Bakış o eşsiz varlıktan derhal süzülür. Çocukken peri masalları dinlemediniz mi? İşte onların eteği o perilerin hokkabazlık yeridir. Orada oynarlar, tepelerinde yatarlar. Papatyalar,sarı sarı açan çiğdemler,kandil gibi top top duran yabani renk renk görünen vahşi otlar, arıların sevgilisi olan galibarda (Mora çalan koyu renk)  ile boyalı sanılacak derecede açık, biraz mora çalan renkteki tatlı çiçekler,o çeşit çeşit yüzler arasında en hafif meşrep,bizdeki rakkaseleri andıracak derecede iki tarafına durmadan sallanan, bakla  tarlalarını bir bakışta kırmızı diğer bakışta ateş gibi gösteren,hani ya yabani Lale denilen gelincikler, buraların,o yeni gelin hayalinin süsüdür.

Bir oğlak onları ayakları altına alır,bir yavru süt dişleriyle koparır. Bunlara dur denir mi?İkisi de yeni,ikisi de yeni açılmış,biri tüylü yürür çiçek,diğerleri yerinde duran renk."

Burası neresi Allahaşkına?

Böylesi bir İstanbul tasvirini bugün kurgusal olarak yapabilecek bir babayiğit arayaduralım. 

Ahmet Rasim gözlemlediği,beş duyusuyla duyumsadığı, vaktiyle 'ayniyle vaki' bir İstanbul baharını anlatırken yüreğimizde ki sızı'yı tarif edebilecek mecâli bulabilirmiyiz. 

Sözün bittiği yer,ama kâbus bitmiyor!

.....

Gelelim üçüncüsüne,gününümüzde ki sıradan bir haberin konumuz dolayımında çağrıştırdıklarına.

.......

24 Şubat 2026 tarihinde birçok haber portalında çıkan bir haber.

Daha doğrusu bir bilim adamının X hesabından paylaştığı bilgi haberleştirilmiş.

Trabzon Ortahisar'da denize dolgu yapılarak 2013'de başlayıp 2016'da açılışı yapılan Akyazı Şenol Güneş Spor Kompleksi haberin odak noktası.

Prof.Dr.Osman Bektaş X hesabından şunları kaydetmiş:

"Yapay zeka uydu inSAR analizleri,M3.8 deprem sarsıntı sonrası zeminin durulmadığını,aksine denize doğru kayma hızının kademeli olarak arttığını gösteriyor. Yani zemin sadece çökmüyor dev bir kütle halinde kazıklarla beraber denize Doğru hızlanarak yol alıyor. Bu, "zemin oturdu, geçti"diyemeyiz.

Sonuç: Akyazı'da artık 'hastane inşaatı' bitmiş, heyelanla mücadele inşaatı başlamıştır."

27 Ocak2026'daki 3.8'lik deprem sonrası fay zonunda  7mm"lik hareket tespit edildiğini açıklamış Prof.Dr. Osman Bektaş.

........

Bu haberden sonra benim zihnimde ki fay hatları harekete geçti..

.......

Ben de kendi kişisel tarihimde;

Seksenli yılların sonu,doksanların başlarından kesitler anlatısı ile seksenlerden bugüne İstanbul'un başına gelmeye devam eden devasa bir dönüşüm ve mekansal hafıza kaybının notunu düşeyim.

.......

Gençliğimizin baharında bir zamanların sayfiye yeri, seksenlerin varoş'u Pendik'i su yolu yapmışız.

Diyeceksiniz ki niye. 

Sabır!

Zihnimde canlanan anıları tozlu raflarından pürüzsüz kavle dönüştürmek hayli zor ve o kadar kışkırtıcı . 

Zira şahsi mükaşefe olması hasebiyle;

Yazıya kendine has bir karakter kazandırabilir,aksi takdirde harcıalem,genel geçer bir bakış açısı ve derleme analizi şeklinde kalır.

......

Darbe sonrası taşı toprağı altın İstanbul;

Ait olduğu ülkede,

Yerinde yurdunda kendine bir gelecek tayin etme hakkını,o günün sosyopolitik zemininde kaybetmiş topyekün bir halkın tamamiyle insiyaki  sığınağı oldu İstanbul!

'mülteci kampı'! 

Daha da ötesi.

Dönem dönem Devlet'in üç maymunu oynadığı yağmalar sonrasında ( 6-7 Eylül olayları vb.) şehrin demografik yapısı yanısıra servetin el değiştirmesi şeklinde süreçler yaşanmıştı. 

Bu durumdan daha çok Karadeniz sahil boyundan deniz yoluyla İstanbul'a gelenler,özellikle Rize'li ve Of'lular;

Kendini güvende hissetmeyen azınlığın mülkünü haraç mezat satınalmış,hatta hatırı sayılır bir mülkü ve serveti 'ganimet' belleyip gaspetmiştir.

Merak eden bu konuda ki verilere ulaşmakta çok zorlanmaz. 

Özellikle Boğaziçi kıyılarında Kalkavan'lar, Keçeli'ler ve Acar'lar'ın tarihçesi deşilse kim bilir  ne ilginç detaylara ulaşılır!

Münferit el koymalar cabası. 

Hatta Boğaziçi Arnavutköy'de aileden nalburiyecilik yapan bir arkadaşım var. 

Dükkan'ın daha önce bir azınlığa ait olduğu ve bodrumunda ki mahzende ki şarap fıçılarını manevi bir görev ifa eder gibi, putları kırarcasına hacı babasının nasıl talan ettiğini anlatırken;

Pervasızlığının farkında olamayacak kadar gururluydu. 

Aslında fütuhat zamanının normal karşılanan,hatta sonra ki savaşlarda en önemli motivasyon metodunun değişik versiyonuydu;

'Han-ı yağma'.

Tamam 'Yurtta sulh,cihanda sulh' , ama bi'yere kadar!

Güzelim yerler 'hakedene' teslim edilmiş oldu o kadar!

Seksenlere geldiğimizde ise, Karma Ekonomiden Liberalizme yeni geçmiş bir ülkeydik artık.


.......

O devir İstanbul'un bir kaç sahilini merkezkaç gücü olan şahıslar üzerinden dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım.

.......

İlkinden başlayayım.

Canciğer kuzu sarması birkaç kafadar her fırsatta soluğu onda alıyoruz.

Çünkü biz aylak,o iş sahibi. 

Anlayacağınız yerinden kıpırdayamıyor. 

Olsun o gelemiyorsa biz gideriz. 

Nitekim uzunca bir süre hep böyle oldu.

Hepimizin cazibe merkezi o adam oradaydı. 

Cevizli'de.

Bilen bilir,

Maltepe Sigara fabrikasının karşısında bakkal kültürünün hakim olduğu dönemde Market işletiyordu.

Biz aylaklar,cebi cepkeni delikler kendimizi onun marketine girdiğimiz anda Lord, Baron gibi hissederdik.

Gerçi dükkan baba mülkü idi,ama bugünün jargonuyla CEO'su bizim 'Küçümen'di. 

Gerçekten de o olmasa o ekmek teknesi işlemezdi. 

İnfak ederken kılı kıpırdamadığı için Allah'da ona veriyordu. Allah  daha da versin.

Nevişahsına münhasır olması hasebiyle O'ndan bahsetmeden geçmek olmaz.

Taşradan değişik vesilelerle İstanbul'a sökün etmişiz. 

Başta ben olmak üzere çoğumuz çulsuzuz. 

Yaşımız ondört,onbeş. 

Ortaokul,Lise çağlarımız. 

Gerçi ben Kur'an Kursunda okuduğum için örgün eğitimden mahrum oldum. 

Sonraları dışardan Orta ve Lise diploması aldım. 

Neyse konumuz bu değil. 

O.

Hayat dolu,çevresine durmadan pozitif enerji saçan, sevimli,herkesçe sevilen.   

Bildiğiniz süzme fırlama!

Allah'ın lütfu bir adam. 

Bir kezinde hakkında diğer bir arkadaşıma şöyle dediğimi hatırlarım; 

Bazı havalar vardır,Orhan Veli'nin 'Beni bu güzel havalar mahvetti' dizesinde ki gibi.

Nedensiz mutlu hissedersiniz kendinizi.

Bu bizimkini de öylesi havalara benzetirim.  

Yanında nedensiz mutlu olursunuz. 

Konuşmanıza bile gerek yok. 

Ola ki dalgınlıkla ciddi bir konu açtınız. 

Açmayaydınız iyiydi.

Oldu bir kere ortam buz keser,sözleriniz yapmacık bir edaya bürünür,içeriği boşalır,kendinizi salak gibi hissedersiniz.

Denemeyin derim. Kendinizi coşkulu yaşamın ritmine bırakın diyesim geliyor,gel gör ki o yetenek de bende yok.

Başkaları düşünür,yazar,o yaşar. 

Beklentisizdir. 

Anı yaşar. Karşılaştığı duruma göre şekil alır. 

Su gibidir. 

Yeri geldiğinde muhabbet ortamında susuzluktan ölmek üzereyseniz sizi hemen suya kandırır. 

Antin kuntin bir durumla karşılaşırsa yine su gibidir,sel olur,fırtına olur. 

Gerektiğinde çetin cevizdir. Eyvallahı olmaz.

Her hâli insanı tebessüm ettirir. 

Kendine has minyatür çantası ve yakası dik montuyla çağanoz adımlarla yürüdüğünde götü yere yakın derler ya! 

Bizzat öyledir,ancak yerin altında,üstündekinden fazlası vardır.

İçi dışı bir.

Yufka yürekli diyesim geldi,ancak onun yüce gönüllüllüğünü ve gözütokluğunu ifadeden âciz.

Ha

Bu,onu şımartmasın,şımartmaz da. 

Çünkü bu hâli Allah vergisi.

Bunun yanında zaafları yok mu? Hem de âlâsı. 

Cehenneme giden yolu iyi niyet taşlarıyla döşeyenlerden çok çekmiştir. 

O kül yutmaz adam gitmiş, yerine Şam şeytanlarının parmağında oynattığı bir kukla olup çıkıvermiştir.. 

Bir taraftan cemaatin dümen suyunda 'mânevi'  turlarla gözü boyanırken, diğer taraftan Uzak doğu  turlarıyla kösnül duygularının esiri olur.  

Bi'çeşit dualizm!

Bir kusuru daha var. O da benim gibi beklentilerle dolu herbokoloklar açısından;

Farkındalık veya entellektüel hiçbir kaygısı yok. 

Yumurta mı tavuktan,tavukmu yumurtadan muamması onun hiç umurunda değildir. 

Asla polemiğe girmez!

Böyle bir adam. Allah eksikliğini vermesin.

....

Henüz eli iş tutmayan gençler olarak bahanemiz de var. Okuyoruz!

Marketi 'han-ı yağmaya çeviririz. Gıkı çıkmaz. 

Yumurta savaşları yapardık.

Dükkanın önünde ki sokakta tek kale maç oynardık. 

Dikdörtgen dükkanın giriş karşısını L şeklinde sınırlayan vitrinlerin sağ köşesinden lavaboya açılan bir kapı ve lavabo karşısında bitişik,ahşap mı metal mi hatırlamıyorum ranzaların olduğu bir odacık. 

Alafranga tuvaletin,penceresiz ortamın ve terli ondört kişinin koku kokteylini hiç ama hiç umursamadan sohbetler eşliğinde ne geceler geçirdik. Şu an yazarken bile bu yaşımda şenleniyorum.

Bazı hafta sonları yürüme mesafesinde Cevizli sahilinde kayık,kalabalık olduğumuzda kayıklar kiralardık. 

Sahiden!

O zamanlar bile  kayık kiralayabildiğimiz sahiller varmış.

Hatta bir keresinde bir kaç kayığa doluştuk.  Biraz açığa doğru kürekledikten sonra yüzme bilenlerimiz suya atladık. 

O yüzme bilmiyordu. 

Dayanamayıp o'da suya girdiğinde elindeki lastik topla kayığın ekseninde dolanıp duruyor.

Gülüşür eğlenirken nasıl oldu net hatırlamıyorum. Avucundaki topu ıskaladı. 

Kalabalığız, nasıl olsa kayıklar yakınımızda,birşey olmaz aymazlığı içerisinde kendimizden geçmiş onun çırpınışlarına kahkalarla gülüyoruz.

Paniklemesin mi! 

Kurtaralım derken beni de dibe doğru çekmeye başladı. 

Nasıl olduysa ben onun o canhıraş çırpınışlarından kurtulup kayığın kenarını kavramışım. O da son anda ayaklarıma tutunup zorbela trajedi ile sonlanacak büyük bir bâdireyi atlatmıştık.

Eşek şakası. Boşuna denizle şaka olmaz dememişler.

Bazı hafta sonları Pendik sahilde o zaman furya olan halı saha kiralar,gecenin oniki'sinden sabahlara kadar top oynardık. 

Kılanların sabah namazını sahada eda ettiği çok olmuştur.

.....

Aynı dönemlerde bu sefer

Aksaray Yenikapıdayım. 

Yeşilcami Kur'an Kursundan arkaşım salaş işyerlerinin ortaklaşa kullandığı cami'den çok mescit denilebilecek mekanda fahri imamlık yapıyor.

Hâlen İslami İlimler konusunda akademisyen olan ve dostluğumuz daha yoğun ve doyurucu olarak devam eden dostum,arkadaşımı ziyaret ederdim.

Berlin duvarının yıkıldığı,özellikle Istanbul 'da Rus pazarlarının Laleli ve Beyazıtta nevzuhur ettiği dönem. 

Bir yandan o pazarda al sat yapıyor,bir de bahsettiğim mescitte görevde. 

Ziyaret ettiğimde ekmek,domates,salatalık üzüm,beyaz peynirden ibaret kumanyamızı alır,Yenikapı sahilinde kayık kiralar alargada iştahla ve ağız tadıyla atıştırırken laflardık. Yüzdüğümüz de olurdu.

Evet yanlış okumadınız Yenikapı sahili!

Yine bir keresinde Ankara'dan Kuleliyi kazanmış kuzenim ve onun yaşlarında bana göre çocuk yaşta ikisini aldım Yenikapı sahiline getirdim. 

Ben Tıp Fakültesi'ne başlayacağım. Onların bayağı bayağı âbisiyim. 

Kuzen,nerden merak saldıysa "Abi ne olur balık tutalım" diye tutturdu. Israrlarına dayanamadım.

Yenikapı sahilinde bir saatliğine kayığı kiralarken çapari de satın aldık.

Küreğe asılabilen bir ben varım. Diğer ikisinin kolları kürekleri kavrayacak ve çekecek durumda değil.

Açılırken kuzen çapariyi kayıktan sarkıtıyor, çekiyor. Nasip yok. Benim zaten o tarakta hiç bezim yok.

Ahır kapı açıklarında demirlemiş büyük gemilerin civarındayız.

Kuzen,dedim,sen takıl ben biraz güneşleneyim. 
Kürek çekmeyi bıraktım. Laz aklı işte. 

Toyluk ser'de! 

Hava güzel,deniz çarşaf gibi. Kürek de çekmeyince yerimizde duruyoruz sanıyorum. Boğazın doğal akıntısını idrakten âcizim. Demirlemiş gemiler de görme alanımdan çıkmayınca cahil cesaretini güvene tahvil ettim.

Tam dalıyordum. Coşkulu bir sese uyandım:
-Abi,abi misina titriyor,çektikçe de ağırlaşıyor.

Müdahil oldum. Çektik. Kancalar derya kuzularıyla dolu!

Derken ben de kaptırıvermezmiyim ânın coşkusuna! Poşet bile almamışız.  Balıkları Livar'a istifliyoruz.

Neden sonra döner bakarım ki kiraladığımız sahil gözden kaybolmuş!

Belli etmemeye çalışıyorum. Aldı beni bir telaş!

Kürekleri sahile doğru çekiyorum. Dönüp baktığımda hiç mesafe katetmemişim gibi. 

Uzatmayayım bir saatliğine kiraladığım kayığı dört saat sonra karaya oturtur oturtmaz,kayıkçının beni omuzumdan kavrayıp esaslı bir silleyle uyardığı,şu denizcilere has zılgıtı, yediğim şamarın da etkisiyle hâlâ kulağımda çınlar:

-Ulan kerkenes,bir lodos esseydi papazı bulmuştunuz!

İkisi oniki,büyüğü onyedi yaşında yeni yetmelere kayığı kiralarken aldığı tedbirin bu silleden ibaret olması ayrı bir komedi ya!

Yaşayacağımız varmış.

--------

Huylu huyundan vaz geçermi! Bu sefer de anlatının ucunu kaçırdık.

Geceden ağımızı atmış , sabahına  toplamaya başlamış olalım.

......


1901,1935 Floryası
1980'lerin Kayık kiralanabilen Pendik ve Yenikapı sahilinden 2026 Trabzon Akyazı dolgu stadyumunun başına gelmekte olan dolgu kaymasından bugünün İstanbuluna gelelim.

Bahsedilen Florya'nın Ataköy'ün bugün ki hali ile o günkü hayıflanmalarından hangisini tercih ederdiniz.

Peki Seksenli yıllarda bile hasbelkader denizcil  iken bugün ta Tuzla'dan Üsküdar'a;

Karşı tarafta ta Haliçten Yenikapı'yı geç bilmem nereye kadar İstanbul'un yer karasını düzensiz yapılaşma ve pragmatik imar planları,pardon plansız yağmayla beton ve asfalta boğduktan sonra bir de halt etmişiz gibi güzelim sahilleri doldurarak sözümona düzenlenen kıyıları, denizi ve boğazı doldurarak intizama sokmuşuz. 

Bununla da övünüyoruz!

Ey Koca Paşa, Mustafa Kemal rahat uyu. Biz bu İstanbulu hem fethetmişiz hem tepe tepe kullanıyoruz artık!

Ey Refik Halid sen de gururlan,zira İstanbul'da 'Mekan ve Mekin'den adım atacak yer kalmadı. 

Lebaleb İnsan yığınıyla gökyüzü ve yeryüzü ufkumuzu beton yığınıyla doldurduk.

O kadar ki 'Göğe Bakma Durağı'mız bile kalmadı.

Nümunelik bir kaç koru ve 'O ağacın altı' kaldı.

Bizim gibilere çok bile.

Padişahım çok yaşa.

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !