Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim
“Güdümlü Füze”den Güdümsüz Yapay Zekâ Tehdidine!
“Güdümlü Füze”den Güdümsüz Yapay Zekâ Tehdidine!

Bir önceki denemede “yapay zekâ”nın gelecek öngörüsü hakkındaki kanaatlerden bahsetmiştim.

Naçizane, ben fakirin öngörüsünü de bir sonraki yazıya havale etmiştim.

.....

Bu meyanda, sosyal medyada karşıma çıkan bir içerikle başlayayım.

.....

“Tahminlere göre evren iki milyon galaksi barındırıyor.

Düşünün, ne kadar büyük bir evren içinde yaşıyoruz.

Bunu geriye doğru çevirdiğinizde zamanda da geriye doğru gidiyorsunuz.

Öyle bir noktaya geliyorsunuz ki;

13.8 milyar yıl önce koskoca evren, Planck uzunluğu dediğimiz küçücük, minicik bir noktaya sıkışıyor.

Planck sınırı da nedir?

Zamanın da bir sınırı var. Mekânın da bir sınırı var.

Artık evren o kadar küçücük bir alana sıkışıyor ki atomdan milyarlarca daha küçük!

Planck uzunluğu deniliyor ona.

Bu uzunluk da matematiksel olarak 10 üzeri -35 metre.

Metrenin o kadar da biri.

Yani bütün evren onun içine sıkışıyor.

O da nasıl hesap edilmiş?

Planck zamanıyla 10 üzeri -43 saniye.

Zaman da en kısa o an olabiliyor.

Bunun manası şudur:

Zaman ve mekân bunlardan daha küçük olamıyor.

Bundan bir adım geriye giderseniz bütün fizik kanunları, kuralları çöküyor!

O noktadan önce zaman ve mekân diye bir şey yok.

Yani bizzat zaman ve mekân yaratılmış, yoktan var edilmiş!

Günümüzün verileri bu.

Bunu kalkıp kimse inkâr edemez. Bunu bütün fizikçiler kabul ediyor.

Evren, içindeki her şeyle;

Madde, enerji, zaman, mekân.

Yoktan yaratılmış.

Uzay yoktu, kapkaranlık bir boşluk da yoktu. Mekân diye bir şey yoktu.

Zaman ve mekân o anda başlıyor.

Zaten zaman o âna deniliyor ki t=0.

Time, yani zaman eşittir sıfır.

Dolayısıyla zaman dediğimiz şey bir mahlûk.

Yaratılmış bir şey. Ve yaratan, zamanın içinde olamaz.

Bu mümkün değil.

Cenab-ı Allah ezelî ve ebedî derken bir zamandan bahsetmiyoruz.

Zamanın dışında olduğunu söylüyoruz.

Zamanı yaratan o diyoruz.

Zaten öyle olması da gerekiyor.

Yoksa Cenab-ı Allah’ı kozalite dediğimiz, nedensellik dediğimiz bir halkanın içine sokmamız gerekiyor.

Her şeyin bir sebebi vardır, fakat Cenab-ı Allah’a bir sebep olmaz.

Çünkü o Müsebbibü’l-Esbab’dır.

Bütün sebeplerin sebebidir.”

Dinledikten sonra gayri ihtiyari ağzımdan dökülen:

-Ne diyor la bu!

.....

Dr. Ömer Atilla Ergi’ye ait bu paylaşımı dinlediğinizde sanki her şeyi anlıyor gibi oluyorsunuz.

Ancak zihninizle kavramaya çalıştığınızda hafsala almıyor.

Bu ve benzeri teorik bilgileri dinledikten sonra tasavvuru mümkün olmayan bir derinlik sarhoşluğu oluşuyor bende.

Yani,

denizcilerin tabiriyle “vurgun” yemiş gibi oluyorum.

....

Adam zeki.

Böyle anlaşılır gibi yaparak kelleyi kurtarıyor!

Zinhar zındık yaftası yiyip diri diri ölümü göze almak işten bile değil.

Öyle sıradanmış gibi anlatıyor.

Kemal Sunal’ın kalabalığa karşı yaptığı o meşhur tirat sahnelerindeki figüran yığını gibi.

Anlamasanız da birbirinize bakarak:

-Hakkaten adam doğru söylüyor,

anlamında başınızı sallamak zorunda kalıyorsunuz.

Ne yalan söyleyeyim, aynen öyle oldum.

....

Zira yukarıdaki zaman tasavvuru yanında hükmü olmayan;

bizim için kadim olan zamanlarda Hallac-ı Mansur, Nesimi ve Niyazî-i Mısrî aklıma düştü nedense.

......

Üçü de;

üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söylemiş yüzyıllar önce!

Aşkınlıkla ulaştıkları yerden seslenmişler.

Ömer Hoca gibi anlamasak da karşısında lâl ü ebkem olduğumuz kavramlarla konuşmadıkları için de zahirî anlamı baz alarak “icab”larına bakmışlar.

...

Biri “Enel Hak” dedi. İdam edildi.

....

Diğeri, yani Nesimi ne demiş?

Dinleyince sanki Ömer Hoca’nın söylediklerinin birebir karşılığı gibi!

Bir taraftan merhum Cevat Murtazaoğlu’ndan dinleyip diğer taraftan sözlerini okuduğumda tüylerim diken diken oldu tekrar.

Siz de deneyin.

Buyurun.

.....

“Men Bu Cihana Sığmazam”

Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam

Gevher-i lâmekân benem, kevn ü mekâna sığmazam

Arş ile ferş ü kâf ü nun bende bulundu cümle çün

Kes sözünü vü ebsem ol, şerh ü beyana sığmazam

Kevn ü mekândır ayetim, zâtıdürür bidayetim,

Sen bu nişanla beni bil ki nişana sığmazam.

Kimse güman ü zan ile olmadı Hakk ile biliş,

Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümana sığmazam.

Surete bak ve mânîyi suret içinde tanı kim,

Cism ile can benem veli cism ü cana sığmazam.

Hem sedefem hem inciyem, haşr ü sırat esinciyem,

Bunca kumaş ü raht ile ben bu dükkâna sığmazam.

Genc-i nihân benem ben üş, ayn-i ayan benem ben üş,

Gevher-i kân benim ben üş, bahre vü kâna sığmazam.

Gerçi muhit-i âzamem, âdem adımdır âdemem

Tur ile kün fekân benem, ben bu mekâna sığmazam.

Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zaman benem,

Gör bu latifeyi ki ben, dehr ü zamana sığmazam.

Encüm ile felek benem, vahy ile hem melek benem,

Çek dilini vü ebsem ol, ben bu lisana sığmazam.

Zerre benem güneş benem, çar ile penç ü şeş benem,

Sureti gör beyan ile çünkü beyana sığmazam.

Zât ileem sıfat ile, gülşekerem nebat ile,

Kadr ileem berat ile, beste dehane sığmazam.

Nâra yanan şecer benem, çarha çıkar hacer benem,

Gör bu odun zebanesin, ben bu zebana sığmazam.

Şehd ile hem şeker benem, şems benem, kamer benem,

Ruh-u revan bağışlaram, ruh-u revana sığmazam.

Tir benem, keman benem, pir benem, civan benem,

Devlet-i cavidan benem, ine vü âna sığmazam.

Gerçi bugün Nesimi’yem, Haşimiyem, Kureyşiyem, merhaba

Bundan uludur ayetim, ayete şana sığmazam.

.....

Nesimi bunları söylemiş de ne olmuş?

.......

Derisi yüzülmüş!

......

Bir de Niyazî-i Mısrî’nin şu “lâ mekân” vurgulu beyitleri:

Zât-ı Hakk’da mahrem-i irfan olan anlar bizi,

İlm-i sırda bahr-ı bî-pâyân olan anlar bizi.

Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz,

Vech-i bâkî hüsnüne hayran olan anlar bizi.

Dünyâ vü ukbâyı ta’mir eylemekten geçmişiz,

Her taraftan yıkılıp viran olan anlar bizi.

Biz şol abdâlız bıraktık eğnimizden şâlımız,

Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi.

Kahr u lûtfü şey-i vâhid bilmeyen çekti azab,

Ol azabdan kurtulup sultan olan anlar bizi.

Zâhidâ ayık dururken anlamazsın sen bizi,

Cür’a-yı sâfî içüp mestan olan anlar bizi.

Ârifin her bir sözünü duymaya insan gerek,

Bu cihanda sanmanız hayvan olan anlar bizi.

Ey Niyazî katremiz deryaya saldık biz bugün,

Katre nice anlasın umman olan anlar bizi.

Halkı koyup lâ mekân ilinde menzil tutalı,

Mısrî ya şol canlara canan olan anlar bizi.

....

Peki Niyazî-i Mısrî’ye ne olmuş?

......

Sürgünde, yokluk içinde ölmüş!

.....

Bu uzun girizgâhtan sonra bir önceki yazıya dönelim.

O yazıda “Batı Medeniyeti” merkezli dünya tarihinin kısa bir kronolojisi sonrasında günümüzde “yapay zekâ” odaklı gelecek zaman yorumlarında kalmıştık.

Özetle;

değerlendirmeler,

yapay zekânın şimdiye kadar var olagelen “insan” merkezli bir varoluşun yerini alabilecek “makine” odaklı bir dünyaya evrilebileceği ve bunun da insanlığın varoluşunu tehdit edebileceği üzerinde yoğunlaşıyor.

Hal böyle olunca;

derebeylikten başlayarak merkantilizm, kapitalizm, Sanayi Devrimi, liberalizm, neoliberalizm ve nihayetinde yepyeni bir kavramla yüzleştik:

Teknofeodalizm!

...

Bi’ çeşit başa döndük.

.....

Ez cümle;

bu kronolojinin ışığında şöyle bir çıkarsama yabana atılabilir mi?

Batı Medeniyeti insanı tabiat karşısında muzaffer kılarken, yani gündelik hayatımızda vazgeçemeyeceğimiz bir konfor alanı yaratırken;

son tahlilde;

I- İnsanlık adına

ikisi Dünya Savaşı olmak üzere savaşlar, sürgünler, katliamlar; kısacası trajedilerle dolu üç yüz dört yüz yıllık bir bakiye, deyim yerindeyse katlanarak artmaya devam ediyor.

II- Tabiat adına da

Sanayi Devrimi sonrasındaki teknolojik gelişmeler sonucunda bizzat doğayı etkileyerek;

“Gezegenimiz, yegâne evimiz Dünya’mız elden çıkmak üzere!”

Küresel ısınma ve neredeyse gündelik hayatımızı etkilemeye başlayan bir “iklim krizi” ile karşı karşıyayız.

İnsanoğlu kendi yeteneği ve zekâsıyla katettiği ilerlemede en önemli motivasyonunu;

“daha zengin” ve “daha güçlü” olmak şeklinde hulasa edilebilecek bir paradigma üzerinden aldı.

Bunu yaparken de pozitivizmin sağladığı tüm gelişmelerde;

başlangıçta insanın ve tabiatın faydası öngörülürken şeytanî zekânın güdümü baskın geldi.

“Daha zengin” olmak anlamında;

gelir dağılımında, insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir uçuruma doğru sürükleniyoruz.

Bireysel, dolar bazında trilyonerler peyda olurken kitlesel kıtlık, açlık ve yoksulluk aynı zaman diliminde meydana geliyor!

Öte taraftan;

“daha güçlü” olmak anlamında da nükleer tehlikenin çanları çalmaya başladı bile!

......

Zengin olmak, başka bir deyişle “müstağni” olmak anlamına gelirken güçlü olmak “büyüklük” taslamak demek.

İki vasıf da “tanrıcılık” oynamak anlamına geliyor.

.......

Geldiğimiz noktada insanoğlu, “Babil Kulesi” metaforunda karşılığını bulan bir zavallılık ile karşı karşıya.

....

Demek ki neymiş;

merkezinde “insan” değil, kendisini “Tanrı”nın karşısında konumlandıran bir “isyan” abidesinin olduğu bir aşamaya gelindi!

....

Şu an hiçbirimizin dışında olmadığı, öyle ya da böyle etkisi altında kalıp alternatif üretemediği “Batı Medeniyeti”ni, o medeniyetin içinde yetişmiş bir bilge ses çok güzel özetlemiş:

“Batı Medeniyeti kozmofajik bir medeniyettir.” U. Eco

Yani tabiatı tüketen bir medeniyettir.

Sanayi Devrimi öncesinde;

tüketilemez ve etkilenemez olarak görülen tabiat;

Sanayi Devrimi’yle baş döndürücü makineleşme sonrasında insanoğlu, tabiatı olumsuz anlamda dönüştürebilecek ve neredeyse yok edebilecek kapasiteye ulaşmıştır.

Dizginlenemez bir azgınlık evresine çıkmıştır.

.....

Tüm bu tespitlerden yola çıkarak baklayı ağzımdan çıkarabilirim!

......

Ruhunu şeytana satmış bir “Faust”a dönüşmüş olan insanoğlu;

zekâsının güdümüyle gele gele;

güdümsüz bir “yapay zekâ”ya teslim olmak üzere!

........

Şeytanlaşmış bir insanın bizi getirdiği bu noktada;

algoritmik verileri değerlendirerek insanüstü bir seviyeye evrilebileceği öngörülen bu “makine”nin artık güdülemeyecek hâle gelmesi hayra yorulamaz mı?

“Rasyonel psikopat” olabilme riski yanı sıra;

bu gücü elinde bulunduranların zulmünü objektif yargılayabilecek ve belki de o şer mihraklarını kendi kazdıkları kuyuya gömebilecek, saliseler içinde adil bir hâkim gibi davranabilecek “makine” hayali benim için bir distopya değil, olsa olsa “ütopya” olur.

....

Dilin kemiği yok demiştim ya.

Ne yalan söyleyeyim.

Masum insanlara yönlendirilen silahların otonom karar mekanizmalarını kullanarak zalime geri dönüp onu yok ettiğini düşlemek, içimin yağlarını eritiyor.

İnsanlığın geldiği bugünkü dünyada “makine”den medet umar hâle geldik!

.....

Bekrî Mustafa misali.

Padişah IV. Murat döneminde ayyaşlığı ile ünlü Bekrî Mustafa adında bir derviş varmış.

Sürekli şarap içerek her daim alkollü olan Bekrî Mustafa bir gün caminin önünden geçmektedir.

O sırada camide kaldırılmak üzere bekleyen bir cenaze vardır.

Cemaat epeydir beklemesine karşın cami imamı ortalıkta yoktur.

Cemaatten bazıları, yoldan geçmekte olan Bekrî Mustafa’yı görünce, kılığına kıyafetine, sakalına, cüppesine ve heybetine bakarak:

“Hocaefendi ne olursun gel, şu cenaze namazını kıldırıver, cenazeyi ortada bırakmayalım.” der.

Bekrî Mustafa,

“Ben hoca moca değilim, benim kıldırdığım namaz da geçerli olmaz.” dese de sesini duyuramaz, kimseyi inandıramaz, yaka paça musalla taşının önüne getirilir.

Namaz kılınıp iş bittikten sonra Bekrî Mustafa tabuta eğilir ve kimsenin duyamayacağı şekilde mırıldanarak bir şeyler söyler.

Bu durum ilgisini çeken cemaatten biri, daha sonra Bekrî Mustafa’ya sorar:

“Hocaefendi, tabutun başında fısıltıyla neler söyledin ki?”

Bekrî Mustafa cevap verir:

“Merhuma dedim ki, sen şimdi ahirete gidiyorsun, orada sana sorarlar dünyanın hâli nedir, neler oluyor diye; uzun uzadıya anlatmana gerek yok, Bekrî Mustafa imam olmuş, namaz kıldırıyor dersen onlar anlar dedim!..”

.......

Olanda hayır vardır.

.......

Hakikat söz konusu olduğunda;

aşkın ya da sıradan her türlü mülahaza “körün fili tarifi”nden öteye geçmez vesselam.

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !