Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim
Rüzgârın Savurduğu Çocuk: Perekati-Pole
Rüzgârın Savurduğu Çocuk: Perekati-Pole

Perekati-Pole*

*Andrey Platonov'un "Can" isimli romanında sıklıkla geçen bir tamlama.

"Bozkırlarda rüzgarla yuvarlanan, savrulan çalı/diken."

Kökeni Rusça olan bu tamlama, Türkçede:

"Çöl İğdesi",

"Rüzgar Çalısı"

veya

"Kırkoşar Otu"

gibi bitkilere karşılık geliyormuş.

Bozkırdaki bu amaçsız gibi görünen savruluş, topraksız ve yurtsuz bırakılmış insanlarının hayatta kalma mücadelesinin, umudunun ve melankolisinin edebî yansıması bir metafor olarak kullanılır romanda.

Çevirmen de;

dipnot şeklinde izahını yaptıktan sonra Türkçe karşılığını es geçer.

Açıkçası bu tercihine ben de ısındım.

.....

Askerlikle ilgili ya da mesleğini icra ederken genelde ayak bağı olarak;

"Devlet" kavramı ile yüzleşen bir bireyin pozisyonunu karşılayabilecek bu denli güçlü başka bir kavram bulamadım.

....

"Hercai":

baştan yetersiz.

"Kardelen":

çok durağan ve başı sonu belli bir sembolizmin karşılığı gibi.

........

Otobiyografik hikâyemin öngörülemezliğini daha güzel karşılayan başka bir ifade içime sinmedi.

.......

Karınca kararınca.

Hatıraların hasadına geçme vakti.

.......

'65'te toplu göç şeklinde Uzungöl'den gelip İran sınırına yakın, kendilerine tahsis edilen Dönerdere köyünde...

Örgün eğitim kurumu olarak sadece ilkokul vardır.

Müdür, haneleri dolaşarak okul çağına gelen çocukları kaydederdi.

Bize de uğramıştı. Aslında henüz beş yaşındaydım.

Dedemle müdürün kişisel hukukları da fena değildi.

Müdür:

— Hacı, torununun yaşı geldi mi?

— Hocam, sen takdir et. Torun burada. Bakarsın uyum gösterir. Göstermezse daha var.

Belli ki erken başlamak dedemin de işine geliyordu.

Müdür de sınıf mevcutlarını tamamlama peşinde.

Kaydım yapıldı.

Aşı tutmuştu.

Huzursuz ev ortamından uzaklaşma fırsatı verdiğinden midir nedir?

İntibakta hiç zorlanmadığım gibi orada okuduğum dört senenin tamamında sınıf birincisi oldum.

Hatta dördüncü sınıfın karne dağıtma gününde benimki özellikle sona bırakıldı.

Zımbalanmış, aydınger kâğıtlı son karne!

Takdirle geçen tek kişi bendim!

Ailevi nedenlerle zaman zaman örselendiğim akranlar dünyasında bir özgüven belgesi hükmündeydi.

.......

Yıllarca fahri cer hocalığı yapmış dedeme piyango çıkar.

Zannımca;

o zamana kadar fahri görevlerde bulunan din adamlarına bir kereye mahsus,

kadrolu olabilme ve birkaç yıl resmî vazifeden sonra yaş haddinden emekli olabilme hakkı tanınmış olmalı.

O yaşlarda bu durumları idrakten acizdim hâliyle.

Sağken çok sonraları dedemle hasbihalim neticesinde durumdan çıkardığım mâna bu.

......

Dedemin tayini, o zamanlar nahiye olan Sürmene Köprübaşı'nın Akpınar mahallesine çıkar.

Yol görünmüştür.

.......

İlk eşinden, yani annemden boşanıp öz kuzeniyle evlenen babam, kapağı Almanya'ya atar.

Annem, kendi azab-ı mukaddesinde bi' başına sahipsiz kalakalır.

......

Bu noktada merakınızı gidermeli. Değil mi?

Göndermede bulunduğum bir figürün, annemin sergüzeşti hakkında bir çift laf icap eder.

Her ne kadar o çileli ve yürek paralayıcı hayatı hikâye etmede âciz kalacağımı bilsem de;

genel bir çerçeve sunmak gerek.

Çehov'un kanonik ifadesiyle:

"Eğer birinci perde açıldığında duvarda bir tüfek asılıysa takip eden sahnede tüfek mutlaka patlamalı. Aksi takdirde oraya koymayın."

Dile getirilemeyen benzer trajik yaşamların yanı sıra;

günümüz mazlumu ve mağdurları açısından da ibretlik bir önem arz edebilecek olmasının etkisi yüreklendiriyor desem.

Oldukça özel ve başta ben olmak üzere muhataplarının yarasını deşmek uğruna...

Bağrıma taş basarak!

.......

Binbir Gece Masalları'ndaki gibi;

hikâye içinde hikâye olacak belki:

O günün koşulları ve kriterlerine göre, Şerah'ın en gözde kızlarındandır; nüfusta Hatice, hitapta Emine.

İki senelik peşleme, binbir naz ve niyaz sonrasında uyma kaçarlar.

Samanlık seyran olur olmasına.

Elde avuçta bir şey yoktur.

Karşılarına çıkan ilk fırsatta, altmış beş göçünde kapağı devlet destekli iskânla Van'a, Dönerdere'ye atarlar.

Annem, o gözde kadın, elden çıkmaya başlamıştır.

O günün şartlarında tanı tedavi hak getire.

Hafif hafif beliren ve gittikçe artan bir psikoza düçar olmaya başlamıştır.

Arada düzelir gibi oluyordur, Van'da iskânı şenlendirdiklerinde.

İki çocuklarını orada üçlerler; ancak bebek boğmacadan vefat eder.

Tavsiyeler, bir çocuk daha yapılması üzerine.

Ölen bebeğin acısını avutur ve belki daha iyi olur.

Dördüncü bebeğine hamileliği sırasında daha da elden çıkmıştır annem.

Beni sadece doğurabilmiştir.

Yolumuz oracıkta ayrılır.

Sonra ne mi olur?

Geleneklerin cenderesi altında köy ihtiyar heyeti kararıyla..!

Artık cezaî ehliyeti olmayan, üç çocuklu, eskinin gözdesi gencecik bir kadın,

taşra bürokrasisinin de eyyamcılığıyla kocasından boşatılır.

Vasi tayin edilmez bile.

Anacığım!

Yavrularından ve yuvasından koparılarak ömür boyu sürecek azab-ı mukaddes bir yaşama sürüklenir.

Sahipsiz, her zaman kötülerin daha güçlü olduğu toplumun insafına terk edilir.

Sıkı durun...!

Tamamının hemşehrisi olduğu, birinci derece yakınlarının da mukim olduğu kendi köyünde defalarca cinsel tacize maruz kalır.

Gayrimeşru hamileliğinde o çok bilmiş "köy ihtiyar heyeti" tarafından sorguya çekilir ve işkence edilir.

Doğan bebek Van Çocuk Esirgeme Kurumuna verilir.

Yetmez.

Hiç böyle bir cürüm işlenmemiş gibi Diyarbakır'a sevk ettirilir.

Annemin varlığına da katlanmayacaklardır belki; ancak şükür daha ileri gidilmez.

Yetmiyor.

Kendi öz dayısı tarafından başlık parası karşılığında bir pir-i fani ile nikâhlandırılır.

Adamcağızın, annemden büyük çocuklarına ve tabii ki bana bir kardeş daha doğurur.

Tutunacak tek dalı olmayan o savunmasız yüce ruhun bedeni, bir paçavra hükmündedir.

İkiyüzlü namus bezirgânları güçlünün yanında yer alırlar.

Mücrimlerin yaptıkları yanlarında kâr kalır.

Öyle sanırlar!

O masum abidenin bedeni üzerinde tepinirler.

Sonrasında hiçbir şey olmamış gibidir.

Hacca giderler. Alınları secdeye varmaya devam eder.

...........

Örselenen ruhum;

görece mutlu hayatların bizzat ve bazen de bizatihi ötekileştirme salvoları ile boğuşurken ayakta kalabilmenin tek yolunun güçlü kalmak ve başarılı olmak olduğunu bilinçaltı keşfeder.

Nedensiz sevilmenin ne kadar özel bir duygu olduğunu, başkalarının yaşamlarına bîgâne olanların mutluluk performansı sergilediği çevresinden bilir; ancak bir ömür boyu deneyimlememiştir.

Zaman zaman çocuk dünyasında akran zorbalığı şeklinde ötekileştirilir fütursuzca.

Sevgi yitiğidir; ancak takdir kazanabilmek gibi bir seçenek mümkünler arasındadır.

Böylece kendini hep ringde hissederek bi' şekilde takdir edilebilmekle ömrünü geçirir.

.......

Kendi ayaklarımın üzerinde durabildiğimde annem yaşlanmıştır.

Heyhat ki ömrünün son dört yılında hemhâl olabildik.

Son yıllarında Şerah'ın, yani Uzungöl'ün filozofu olarak yaşadı ve öldü.

Yeni nesil, bagajındaki o mukaddes azabı bilmeden onu sevdi, bağrına bastı ve ikonik bir karakter hâline dönüştürdü.

Ne ki hangi acılarla yoğrulduğunu hiçbir zaman bilmedi.

"Baba ölür, çocuklar yuvada; anne ölür, çocuklar ovada."

Anne sütünden mahrum bir bebek ovadadır artık.

Seni leylekler getirdi dense yeridir o bebek için.

........

Şimdi kaldığımız yerden devam.

........

Babam;

en küçükleri ben olmak üzere üç çocuğunu da yaşlı anne babasına bırakıp yeni "umutlara" yelken açmıştır.

Annesiz babasız kalan üç evlat, meçhul bir geleceğin kucağında bulur kendini.

......

Eline geçen fırsatı tepmek gibi bir niyeti olmayan dedem, en azından birimizi yanında götürme niyetindedir.

Çok sevdiği eşinin, babaannemin yükünü bi' nebze olsun hafifletmektir asıl amacı.

......

Ablam, yük olmaktan çok, artık evi çevirme yaşındadır.

Tarım ve hayvancılığın tek geçim kaynağı olduğu yerde yazılı olmayan kurallar;

çoğu zaman kendine makul bir zemin bulur.

Ablam, ilkokul üç terktir. Hele hele içinde bulunduğumuz özel durum nedeniyle hiç yadırganmadığı gibi kaçınılmaz yazgıdır.

Abim,

akademik açıdan başarısızdır. Gündelik emek yoğun rutin işlerde gönülsüzdür.

Hem akademik hem ameli tembelliği, düşük aurası ile birleşince;

onca dert kumkumasında negatif ayrımcılığa maruziyeti kaçınılmaz olur.

İtiraf etmeliyim.

Küçük olmak; köy koşullarında olsa bile beklenmedik akademik başarı, bir tutam da "şeytan tüyü" ile karıldığında;

dedemin yoldaşı olmak neredeyse maddenin tabiatı gereği gibiydi.

.......

Ayrılık vakti.

Sabahın ilk ışıklarıyla komşu köyden kazaya gitmekte olan kamyon kasasına çıkarken uğurlamaya sadece ablam gelmişti.

Birileri geri kalmalıydı. Nenemle evde vedalaştık.

Abim yok hükmünde idi.

Kamyon hareket edip toprak yolda kalkan tozlar ardında ablamla göz göze geldiğimde içimde bir şeylerin koptuğunu ilk kez hissetmiştim.

Ayrılık acısı.

Ne ki;

bi' başına o anki ruh hâlimi tarifte kifayetsizdir.

O serçe kalbimle bile sezebildiğim...

Abimin ötekileştirilmesi mi?

Doğduğum andan itibaren organik ya da manevi bağ kuramadığım;

fiziki varlığının toplum tarafından mahcubiyet vesilesi olarak devamlı yüzüme vurulduğu ve yüreğimi dağladığı bir "anne" ile ilgili körpe dimağımın hiçbir şeyi yerli yerine oturtamaması mı?

.......

Aynı havayı soluduğumuzda farkına varmadığımız;

farkındaysak da yüzleşerek;

nakit alışverişteki gibi "herkes kendi işine" döner ya...

Ayrılığın gelip çattığı o anda bu duygu yerle bir olmuştur.

Bir başına gittiğini sanarken;

bir ömür!

Gâh kucağında, gâh sırtında, gâh yüreğinde taşımak zorunda olduğun farkındalıklar;

ödenemedikçe faiziyle katlanan bir borç batağı hissi ile;

ömrünü törpüler ha törpüler!

O borcun senin olmadığını, gücünün elverdiği ölçüde haddini bilmen gerektiğini öğrendiğinde bayağı geç kalmışsındır.

Doğrusunun ne olması gerektiğini sana salık verecek bir bilgeye, bir dosta ihtiyacın ne kadar elzem ve hayati olduğunu geç de olsa fark edersin.

.....

İki Zen keşiş, şiddetli bir yağmurun ardından çamurlu bir yolda yürüyormuş.

Bir nehir geçişine geldiklerinde, karşıya geçemeyen çok güzel bir genç kadın görürler.

Kadın, çaresizce etrafına bakınır.

Aman dilediği her hâlinden bellidir.

Daha bilge ve yaşlı olan hiç tereddüt etmez.

Kadını kucağına alır, nehrin karşı kıyısına taşır ve orada bırakır.

Keşişler yollarına devam ederler.

Yaşlı bilge sakin ve huzurludur; ancak genç keşiş içten içe öfkelidir.

Çünkü yeminlerine göre bir keşişin kadına dokunması kesinlikle yasaktır.

Saatler sonra, tapınağa yaklaştıklarında genç keşiş daha fazla dayanamaz ve patlar:

"Biz keşişiz, kadınlara yaklaşmamamız gerekir; hele ki genç ve güzel olanlara! Sen neden o kadını kucağına alıp taşıdın?"

Yaşlı olan, arkadaşına döner, gülümser ve şöyle der:

"Ben onu nehrin karşısına kadar taşıdım ve orada bıraktım. Sen ise onu zihninde gün boyu taşımaya devam ettin."

....

Değil gün boyu.

Bir ömür.

İçin için çevremde olup biten, değer yargılarıma göre yolunda gitmeyen her durumla ilgili.

Elimden geldiğince gösterdiğim çabaların büyük oranda boşa çıkması bir yana;

elimden bir şey gelmediğinde tasasını taşımaya devam ettiğimde:

"Elinden geldiği kadar, gelmediği kader!

Dünyayı kurtaran adamı oynamana gerek yok.

Yeri geldiğinde yapman gereken kadarıyla yetin.

Tanrıcılık oynama!"

öğüdü verebilecek yaşlı bir bilge ile karşılaşamamanın faturasını ağır ödedim.

....

Ba'de harab-il Basra!

.......

Bilge Karasu'nun o mükemmel saptamasının ete kemiğe büründüğünü hissedersin:

"İşkil, kuşku, yaşamımızın temeline koyduğumuz harç olmalı;

yediğimiz ekmek, içtiğimiz su olmalı.

Gene de bilmeliyiz ki bu dünyada bizi aldatmayacak üç beş kişi vardır.

Her işkilin, her kuşkunun vurulacağı denek taşı;

her eylemi, her gücü üzerinde bileyeceğimiz bileği taşı;

her umudu ayakta tutacak kilit taşı birkaç kişi.

Vur deyince onlar, vuracağız;

öl deyince öleceğiz;

yaşa deyince yaşayacağız.

Bu kişiler yalnız bizi değil, bütün dünyayı ayakta tutacak.

Buna inanmak, buna güvenmek zorundayız."

......

Kamyon kasasının hizasını zar zor aşan başımı;

arka kapakta sabitledim.

Iraklaştıkça, yılankavi yol uzarken ablamın veda busesi sonrasında salladığı el artık görünmez oldu.

Acı tatlı anılarımı barındıran köyümden, ikinci ana rahminden;

ufku belirsiz bir geleceğe yeniden doğuyordum.

Sancılı, ürkek.

Hıçkırığımı bastırdıkça yanağımdan aşağı süzülen sessiz gözyaşlarıyla;

geride bıraktığım koca dünyam, köyüm ufaldıkça ufaldı.

......

Artık ok yaydan çıkmıştı...

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !