Festivalden Kente: Kültür Yolu Rotaları Otel, Esnaf ve Gastr...
Festivalden Kente: Kültür Yolu...
02:05Nadir Elementler Çağı Başladı: Dünya Yeni Maden Tekeline mi...
Nadir Elementler Çağı Başladı:...
01:53En Zehirli 10 Hayvan: Küçük Canlılar Nasıl Bu Kadar Ölümcül...
En Zehirli 10 Hayvan: Küçük Ca...
01:41Aşırı Turizm Kültürel Mirası Tehdit Ediyor: Venedik’ten Mach...
Aşırı Turizm Kültürel Mirası T...
Hatanın büyüğü bende.
Şırnak’ta mecburi hizmette göreve başladığım ilçenin sağlık açısından tek sorumlusuydum.
Sağlık ocağı hekimi olarak sivillerin yanı sıra her türlü kurumsal kimliğin;
askerin, polisin, diğer tüm memurların yanı sıra gündüz halka karışan örgüt mensuplarının, korucuların;
hasılı, karada yaşayanların Hipokrat’ı idim.
O dönem havaalanı hak getire.
E, deniz zaten yok.
Hâliyle denizde ve havada olanlar kurtuluyor!
....
Çaylaklığımla ters orantılı;
mesleki ve bürokratik oldukça geniş bir hinterlandım vardı.
.....
Ne ki resmî ve akademik temsilden vareste bir âdemoğlu olarak;
bürokrasi karşısında şu yaş, cinsiyette anonim bir vatandaşsın zahir.
......
Hâl böyleyken sudan çıkmış balık ve alık heveskâr pratisyenim!
Askerlik şube başkanı ile de ahbap çavuş ilişkimiz var ya.
Askerlik muayene dönemlerini, tek yetkili merci olmam hasebiyle raporla geçiştirmek işten bile değil.
Bakaya kalmamak adına.
Saflığıma yanayım,
Askerlik Şube Başkanına soruyorum.
O da:
-Hocam, Şırnak’ta mecburi hizmet yapan adama “bakaya”lıktan ceza verecek olanın alnını karışlarım.
Dilin kemiği yok nasılsa.
Dolduruşa geliyorum. Hindi gibi kabarıyorum. Daha düne kadar tıfıl muamelesi görmüş biriyken ne olmuşum!
“Ne oldum değil, ne olacağım?” diyeceksin tavsiyesi veren de yok.
Öyle ya, diye içimden geçiriyorum.
Koskoca asker.
Benzeri durumlarda kendi sorumluluk alanında takdir yetkisini kullanan kurumun başındaki adam!
Tuz kokmaz ya!
......
Söz konusu bürokrasi olunca kokuyormuş, öğrenmiş oldum.
Siz siz olun, eşeğinizi sağlam kazığa bağlayın.
Ben de “Bir şey olmaz.” deyip savsaklayınca, o zaman nüfusumun bağlı olduğu Askerlik Şubesinde “bakaya” sicilim kabarmış da kabarmış.
Kendimi geri dönülemez ve hiçbir mazeretin durduramayacağı noktaya taşımışım.
.....
Gel zaman git zaman, Şırnak’tan ayrılışımın üzerinden bir yıl geçmeden TUS’u kazanıp o zamanki adıyla;
Taksim İlk Yardım Hastanesi Radyoloji’ye başladım.
Başlamaz olaydım.
Başlamamla devletin, eliyle koymuş gibi, askerlik celbi yazılarını hastaneye yağdırması bir oluyor.
Gel de laf anlat.
Kime ve nereye?
Bir taraftan kazanılmış hakkım nedeniyle Sağlık Bakanlığının memuru iken diğer taraftan tecil şansını kaybetmiş asker kaçağı konumundayım.
Başhekimlik hâliyle durumu bana tebliğ ediyor.
Kendim ettim, kendim buldum!
Vaktiyle muayene dönemlerimde rapor ibraz etsem hiçbir şey olmayacak.
Başhekimliğin tacizi ve bölüm şefinin ensemde boza pişirmesi sonrasında pes ettim!
Ancak ortada bir çıkmaz var ki aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık!
Hekimlikte kısa dönem hakkı yok o zamanlar.
Sülüsü aldığınız andan itibaren on sekiz ay askersiniz.
Beri tarafta kazanmış olduğum ihtisası da en çok altı ay dondurabiliyorum.
Bu nasıl olacak diye sorduğumda tüm kapılar duvar.
Empati yoksunu bir canavarla karşı karşıyasınız.
Askerliğime başladığım anda ihtisası kazanmamın hiçbir anlamı kalmayacak.
Yaklaşık bir sene boyunca,
günde on saat çalışarak hak eden ve geleceğini bu hedef üzerinde inşa etmeye çalışan, yirmi altı yaşında evli, bir çocuk babası, Allah’tan ve mesleğinden başka tutunacak hiçbir dalı olmayan biri için durumun içinden çıkılamazlığını varın siz takdir edin.
Vay benim köse sakalım!
Tam bir kısılmışlık!
Yandım anam, çıkış arıyorum.
......
Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş!
Benimle aynı dertten muzdarip bir meslektaşımdan haberdar oluyorum. İletişime geçiyorum.
Mahkeme kararıyla ihtisasına dönebileceğine dair karar aldırmış.
Emsal karar rahatlığıyla gemileri yakıyorum.
Çalıştığım hastanenin özlük haklarına istifamı verdim.
....
Önüme bakma vakti.
Enseyi karartmanın bir anlamı yok.
....
Kriz çözümüne odaklı, ufku belirsiz bir macera!
Ver elini uçakla Van.
Askerî mahkeme.
Üç ay hapis.
Sembolik para cezası.
Sonrasında sülüs!
Sülüs alındıktan sonra hatırladığım en geç üçüncü gün, sıhhiyecilerin malum acemilik yeri Samsun Nizamiyesine başvuru.
Takvim üç aşağı beş yukarı böyle.
Askerî jargona göre sülüsümü aldığım anda artık askerim.
Hadi hayırlısı.
.....
Denk gelmiş. Vanspor o zamanlar birinci ligde.
Cumartesi bizimle maçı var.
Kaostan karnaval havasına.
Maçı kazanıyoruz.
Tam saatini hatırlamıyorum.
Tuttuğum takımla aynı tarifeli uçak.
Oh ne âlâ.
Galip gelmişiz.
Sevindirik bir hâl.
Ayarlasan olmaz.
Oldu olmasına da bekle ki uçasın!
Atalarımız boşuna dememiş:
“Gelin ata binmiş, ‘ya nasip’ demiş.”
.....
Uçak arızalanmış.
Uçuş 16.00’dan gece bire erteleniyor.
El mahkûm.
Gece yarısı Ankara’ya varınca halama uğruyorum.
Dinlenip ertesi gün Samsun’a vasıl olduk nihayet.
......
Nizamiyeye gitmeden tavsiyeler üzerine son tedariklerimi yapıyorum.
Taksi ile Nizamiyeye varıyorum.
Sülüsümün mazruf olduğu küçük, kabarık, kahverengi zarfı bedbin uzatıyorum.
O kapıda sen sadece bir âdemoğlusun. O kadar.
Zihnim “Gel teskere...” terennüm ededururken lâkayt bir el, belgeleri iade ediyor.
Emir eri ama bana buyurgan. Kraldan fazla kralcı:
-Hemşerim, geç kaldın. Kesin emir var. Bugün saat 09.00’dan sonra gelen hiç kimse kabul edilmeyecek!
Yüzüme bakma tenezzülünde bulunmuyor.
Sıkıntıdan patlıyor. Havasını bana atıyor.
......
Fıkra bu ya;
adam umumi tuvalet işletiyor.
Girenler sıra sıra ibriklerden birini alıp hacet gidermeye varıyor.
Elin oğlu çok sıkışmış.
Sabırsız.
En baştaki ibriği alıyor.
Canhıraş bir ses:
-Bırak ulan onu!
Anlam veremiyor. Hemen bırakıyor.
Bet ses:
-Bir önündekini al!
Adam altına kaçıracak.
Uzun etmiyor.
Alıyor, koşturuyor.
Rahatladıktan sonra dayanamıyor!
-Birader, o hiddet neydi ilk ibriği aldığımda?
-O kadar havamız olsun!
.....
Bilmediğim bir dilde konuşuyor sandım.
Kestiremediğim bu durum karşısında Nizamiyede emir kulu askere:
-Bu da ne demek?
-Bir dahaki celp dönemine kadar kimse kabul edilmeyecek!
Maruzatımı anlatıyorum.
Nuh diyor, peygamber demiyor.
-Nöbetçi âmirin ile görüşebilir miyim, diyorum.
Gidiyor, peşi sıra bir üst rütbeli çıkageliyor.
Başta mesafeli fakat ölçülü davranıyor.
O da sahibinin sesi.
Aynı lafları geveliyor.
Durumumu dramatize ediyorum.
Tık yok.
Üslubumu, ajitasyon dozunu artırarak sertleştiriyorum.
Atarlanmaya kalmadan,
bana mısın demediği gibi,
konumunu pekiştirerek,
zerre empati yapmadan ve en ufak bir kişisel inisiyatif almayı topyekûn ortadan kaldıran bir tonla:
-Eee, fazla uzatma lan. Genelkurmaydan kesin emir var. S... git.
...
Çaresiz, cevapsız sorularla geldiğim yerden kuyruğumu kısıyorum.
Geriye dön.
Marş...
İlk talimimi yapıyorum.
...
Ankara’ya döndüm. Durumu halamın kocası enişteme anlattım.
Ertesi gün.
Genelkurmay Başkanlığı Nizamiyesindeyiz.
Bu gerekçeyle gelen hiç kimse ile görüşülmeyecek talimatıyla hayallerimiz suya düştü.
Eniştemin üst rütbeli Bahriyeli yeğeninin tavassutu ile, hiç unutur muyum, Org. Atalan Bayraktar’ın yaveri aracılığıyla deyim yerindeyse “arka kapı”dan otopark alanındaki bir ofise alınıyoruz.
Otopark olması hasebiyle gelen giden, tamamına yakını rütbeli muvazzaflarla hasbihal ettiğimiz oluyor.
Pürmelal hâlim karşısında teselli babında, dayanağı oldukça sağlam gerekçelerle askerlik görevime geri döneceğimi telkin ediyorlar:
“Sülüsünü almış kişi askerdir. Mazeret bildirir. Nitekim uçağın rötar yaptığının ibrazı kolay. Çok çok dosya askerî mahkemeye sevk edilir. Oradan da bir süre geç terhis kararı çıkar en kötü.”
......
Huzura kabul ediliyoruz.
Ömrümde ilk defa kanlı canlı orgeneral görüyorum.
Makamın ağırlığı düşünüldüğünde hiç de kaba ağırlanmıyoruz.
Maruzatımı dile getiriyorum.
Birileri ile görüşülüyor; geçmiş zaman, detay çok hatırlamıyorum.
İdam ya da beraat bekleyen mahkûm haletiruhiyesi içerisinde!
Karar!
-Doktorum. Maalesef!
Hayal kırıklığının etkisiyle;
birey olarak maruz kaldığım mağduriyeti “devlet” kavramını da sorgulayacak noktaya taşıyınca;
huzura tavassutla gelmiş olduğum bu “yüce makam”ın sahibi;
zapt edebildiği buyurganlığına rağmen “had bildirir” ve “kısa kes” tarzında son bir cümle ile bizi başından savdı.
...
Ellerim bomboş, kös kös evime geri dönüyorum.
Kıt kanaat geçindiğim o dönemde boşa giden onca masrafa mı, harcadığım zamana mı, örselenmiş ruhuma mı yanayım?
“Her şerde bir hayır vardır.” kadim tesellisi ile tevekkül limanına demirliyorum.
....
Hafta başladığında ilk işim;
hastanenin özlük işlerine gidip “İstifa mektubum işleme konuldu mu?” diye sorgulamak oldu!
Konmamış!
Alıp yırtıyorum.
Hiçbir şey olmamış gibi başlıyorum.
Ne olduysa ihtisasımı bitirene kadar tacizden kurtuluverdim.
Dedik ya bürokrasi.
Yapıştı mı kene gibi, unuttu mu bunak gibi.
Muhtemelen askere gitmiş göründüm.
Bu sıra dışı süreç, resmî farkındalığa dönüşene kadar atı alan Üsküdar’a varmış oldu.
Şükür!
.....
Bu hikâyeyi daha da sündürebilirim. Şimdilik burada noktalayayım.
....
Bunca lafugüzaf ne alaka!
Geçen Muhsin Ertuğrul Sahnesinde bir oyuna davetli gittik.
“İstek Özel Atanur Anadolu Lisesi” öğrencilerinin hakkıyla üstesinden geldiği oyun:
“Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”.
Amacım oyunu ve künyesini anlatmak değil.
Daha önce birçok uyarlamasını izlemiştim.
Bireyin “bürokrasi” canavarı karşısındaki hiçlenmesinin abartılı parodisi.
Oldukça uzun ve kotarılması zor.
....
Oyunu izledikten sonra başımdan geçen benzeri durumu aktarırken asıl değinmek istediğim şu:
Tanıtım broşürünü incelediğimde dikkatimi ilk çeken şey;
oyunu sahneye koyanların hiçbiri bu işten ekmeğini kazanmıyordu.
İki saatlik bir tiyatro gösterisi için dokuz ay prova yapıldığını;
konuğu olduğum dostum, kardeşim, meslektaşımdan öğrendim.
Yirmi küsur kişinin emeği söz konusu.
Başrolü oynayan Emre Berke Sözüer üzerinden empati yapmaya çalışayım.
Eee, benim de yeğenim sayılır.
......
Bu süreçte deneyimledikleri paha biçilmez.
Onca insanla kurduğu bağ.
Rolün üstesinden gelebilmek için eseri içselleştirmek.
Yani farkındalık.
Zira onca yaşanmışlık sonrasında “bürokrasi” karşısında sadece bir beniâdem olduğumu öğreten, hikâyesini aktardığım, ömür törpüsü boş beleş durumlar karşısında donanmışlık.
Yanı sıra baştan sona her ânını kazasız belasız atlatmak için gösterilen zihinsel, bedensel efor.
......
Muhteşem bir performans sonrasında duyulan iç huzuru ve kazanılan özgüven.
Hele bir de tüm bu kazanımların yol açabileceği ego şişikliğinin yaratabileceği kendini beğenmişlik tehlikesinin farkında;
bir mahviyet ve tevazu ile bezenmişse...
Yeme de yanında yat!
........
Düşündüm de;
eskinin “Maarif Vekâleti”, yeninin “Millî Eğitim Bakanlığı” acaba bilgiye ulaşmanın artık bir “tık” mesafeye düştüğünü kavrasa...
Ezberci, hedefe kilitlenmiş, antisosyal, tırnak içerisinde bir akademik başarı paradigmasını tersyüz etmenin;
ve insanı neredeyse yatağında çürümeye bırakan sosyal medya ve dijital atmosferden vazgeçirmeye dönük yapısal reformların zamanı;
geldi de geçmedi mi?
.......
Anladım ki bunun yolu sanat ve spor gibi faaliyetler.
Bunlar çocuklarımızı, dolayısıyla geleceğimizi kurtaracak can simitleri.
Öyle ki;
ne kadar gelişirse gelişsin, birebir performansa dayalı bir tiyatral gösteriye yapay zekâ ne kadar müdahil olabilir!
Provaları ne kadar engelleyebilir?
Tirad ve repliklerin hazmedilmesini, her bir sahnenin gerektirdiği vücut dili ve mimiklerini nasıl etkileyebilir!
......
Yakın zamanda izlediğim,
Shakespeare’in hayatını konu edinen “Hamnet” filminin sonlarındaki halka açık dramatizasyonla;
keyifle izlediğimiz “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” oyununun sunumu arasındaki fark!
Sadece dönemsel yaşam koşullarının gereği dekor ve kıyafetler.
O kadar.
......
Böylesi bir emek;
sonuna kadar takdiri hak ediyor.
Kadirbilirliği yani.
Zira marifet iltifata tabidir.
.....
Bu gurur;
öncelikle bunca emeğin boşa çıkmaması için kılı kırk yaran tüm ekibin.
Sen yaşa Emre emi! Senin şahsında tüm emekçiler.
Ama unutma ki bunca emek ve irade, günümüz “katma değer” çağında “para” etmiyor.
Onun için giriştiğin bu yolda hak ettiğin takdiri, yeri geldiğinde en yakının bile esirgeyecek.
Bu seni sakın yıldırmasın.
Yolun, yolunuz açık olsun.
.....
Eminim binbir naz ve niyaz sonrasında “müsamaha” gösterdiğiniz yavrularınızla iç huzuruyla gurur duyabilirsiniz.
Abdulvahit Sözüer dostum, kardeşim, sen hariç.
Gözler yalan söylemez!
.....
Keşke bu tür etkinlikler idealist insanların çabalarıyla sınırlı kalmasaydı.
Belki de Kahramanmaraş ve Adıyaman’daki canların trajik olayların mağduru olması engellenebilirdi.
Kim bilir!
Bir hayıflanma da bizlerin payına.
“Çoğu gitti, azı kaldı.” bir ömrün sonunda an itibarıyla hepimizin;
çocukluk, lise, üniversite ve meslek hayatında edindiğimiz ailevi dostluklara rağmen çoğumuzun çoluğu çocuğu tanışmıyor!
Komşuluk hak getire.
Ne ektik ki ne biçelim?
Hüdayinabit güzelliklere karşı hiç olmazsa kayıtsız kalmayalım.
26.05.2026 - 20:32
21.05.2026 - 22:31
10.05.2026 - 23:14
17.04.2026 - 22:01
10.04.2026 - 22:00
05.04.2026 - 15:29
25.03.2026 - 20:09
17.03.2026 - 12:54
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir