Bakanlık Hileli Gıdaları Açıkladı: Kıyma, Yoğurt, Sucuk Ve B...
Bakanlık Hileli Gıdaları Açıkl...
19:3935 İlde Hava Alarmı: Hangi İller Risk Altında?
35 İlde Hava Alarmı: Hangi İll...
19:35Muğla Menteşe’de Yangın Ormana Sıçradı: 14 Hava Aracıyla Müd...
Muğla Menteşe’de Yangın Ormana...
19:12İspanya Yangınlarında Bilanço Ağırlaştı: Yaklaşık 73 Bin Kiş...
İspanya Yangınlarında Bilanço...
Nerede kalmıştık?
Zamanın en büyük yargıç olduğundan.
Tabii ki böylesi bir yargıç, zaman ve mekâna mahkûm biz faniler için!
Hâşâ, zamandan ve mekândan münezzeh olan için değil!
...
Hafızamın elverdiği ölçüde, hatıratımın “Seksenler” dosyasını karıştırmaya kaldığım yerden, kendi hâlimce devam edeyim.
...
Hatırlanacağı üzere, darbe sonrasında eski siyasilerin kahir ekseriyeti yasaklı hâle geldi.
Ne hikmetse, geçmişte MSP sabıkası olmasına rağmen...
Ancak bugünden geriye bakınca, meşhur 24 Ocak kararlarının mimarı olması göz önüne alındığında;
Darbe sonrası dönem için “biçilmiş kaftan” olduğunu anlamakta çok zorlanmadığım zata “Yürü ya kulum!” denmişti.
Hâl böyle olunca,
Eski siyasilerin yasaklı olmaları sonrasındaki sürecin “tiyatro” olduğunu söylemek abartı olmaz.
Bu meyanda,
Özal’ın iktidara gelmesi için kurgulanan atmosferde zokayı ne kolay yutmuştuk!
ANAP’ın Saraçhane mitinginde “kurs öğrencileri” bir şekilde yerimizi almıştık!
Görünmez bir elin yordamıyla!
Kurs idaresinin;
Dinî argümanları gerekçe göstererek Özal’a oy verilmesi yönünde, özellikle aileleri ikna etmeye çalışmak gerektiği yönündeki mesajları pek de subliminal değildi.
“Arım Balım Peteğim” şarkısına nasıl bir coşkuyla eşlik ettiğimizi dün gibi hatırlarım.
Kurstan, âmâ bir hafız abime mihmandarlık yaptığımda ne kadar mutlu olmuştu.
Tamam!
“Erbakan’ın yerini tutmazdı ama bu ‘uğursuz’ zamanda validesi Hafize Hanım, M. Zahit Kotku Hazretleri’nin müridi idi.
77’de MSP’den siyaset deneyimi vardı.
Ehven-i şer!”
Kaldı ki karşısındaki iki parti...
Naif denebilecek çapsızlıkta kurgulanmıştı.
Liderlerinin “Tuluat Tiyatrosu”nda bile oynayacak kapasiteleri yoktu!
Bile bile lades!
Hasılı,
İkisi de, ıskarta apoletli asker eskisi liderler karşısında;
Ben bile kazanabilirdim.
Kurgu, mizansen olması gerektiği gibi tıkır tıkır işliyordu.
Bu olurken de,
Sanki “demokrasi” kendi doğal seyrinde neşvünema bulacakmış...
Ne kolay!
Hadi, ben çocuk yaştaydım.
Ya cezai ehliyeti olan, reşit halk yığınına ne demeli?
İbn-i Haldun’a sormalı!
...
Oldu olacak.
İlginç bir anımı daha paylaşayım.
Kurs yönetimi dört kişiye bir direktif verir:
“Pasaportlarınızı hazırlayın. Kıbrıs’a gidiyorsunuz.”
Yüzlerce mevcudun içinde “seçilmiş” olmak gurur okşayıcı.
Yine de insan merak ediyor.
Hayrola!
Detay yok. Tatil gibi bir şey.
O zaman nüfusum Van’da. Onca yolu tepip pasaportu çıkarıyorum.
Allah Allah, diyorum. Kur’an kursu. Tatil!
O da Kıbrıs!
Gitmesem de Kıbrıs halkının dinî bir hassasiyeti olmadığının, tam aksine bizim gibi “Mahmut Efendi”ye bağlı bir yapıya uzaylı muamelesi yapabileceklerinin de ayırdındayım.
Bugün için Kıbrıs’ta tatil, kumar demek.
Tamam...
Lakin o günler için deniz demek.
Deniz de plaj demek.
Plaj deyince de akla olabildiğince dünyevi enstantaneler geliyor!
Temel’in “Çağrışım nedir?” sorusuna karşılık sıralanan akvaryum, plaj... fıkrasındaki gibi!
Sürpriz yumurtadan ne çıkacak?
...
Kurs müdürünün oğluyla ben evrakları hazır edebiliyoruz.
Diğer iki arkadaş yetiştiremiyor.
Bahattin abi bana hamilik yapacak yaş ve olgunlukta.
Sağ olsun, hiçbir güven sorunu yaşamadım. Hâlâ hayırla yâd ederim. Allah sağlık versin.
Davete geç icabet etmek zorunda kalınca uçak biletimiz yanıyor.
Ver elini Mersin.
Limandan kalkan gemiyle akşama doğru demir alıyoruz.
Uykumuz gelene kadar şaşkın ördek gibiyim.
Kocaman bir gemi.
Açık deniz.
Her çeşitten insan!
Tedarik sorunu yok!
Lüks kamara değilse de ranzalarda yatıyor, dinleniyoruz.
Sabahına vardık.
O zamanın koşullarında, yanılmıyorsam on iki saat sürdü.
Programı Bahattin abim biliyor.
Ben heyecan ve merak içerisinde sürükleniyorum.
Ama keyfim yerinde.
Her anı başlı başına bir deneyim.
Mağusa Limanı’nda birileri bizi karşılıyor.
Karşılayanlar yerel Arap kıyafeti içerisinde.
Karikatürize edilen şeriatçı görünümlü insanlar.
Merakım katlanıyor! Bu tipler ve Kıbrıs’ta tatil!
Mağusa’dan Girne istikametine doğru giderken mihmandarımız, yolları Arapların finanse ettiğini söylüyor.
Kuzey Kıbrıs’ın Arap sermayesine gebe olduğunu öğrenince durum biraz anlaşılır hâl aldı benim için.
Öyle ya, minnet borcu!
Yine de kafam karışık.
Tatil nerede ve nasıl olacak?
Merakım uzun sürmüyor!
Mağusa ile Girne arasında, tenha.
Sahil yolunun yukarısında.
Denize tepeden bakan.
Yerleşim yerlerine uzak...
Hangar benzeri, yarım daireler formunda bir sürü konteyner!
Bize rezerve edilen mekâna yerleştiriliyoruz.
Tamamı erkek ve kahir ekseriyeti Arap.
Onlu yaşlardan altmışlı yaşlara kadar bir popülasyon var.
Biz son bir haftasına yetişebiliyoruz.
Bildiğiniz kamp!
Gündelik yeme içme ve ihtiyaç giderme dışında;
Sakin ve uygun vakitlerde,
“haşema”larımızla ver elini deniz!
İstediğin kadar.
En cezbedici yanı o!
Belli saatlerde sohbetler oluyor.
Tabii ki Arapça.
Kur’an kursunun en parlak öğrencilerinden biriyim güya.
Arapça ibare çözmeme;
Hadis, fıkıh, tefsir okumuş olmama rağmen;
Pratik Arapça konuşma ve dinlediğini anlama konusunda zır cahilim!
İyi ki de öyle. Yoksa sohbetlerde beynim yıkanırdı!
Nedenini, niçinini sorgulamadan dünya nimetlerinden faydalandım.
Yediğim önümde, yemediğim arkamda.
Futbol oynadım.
Denize girdim.
...
Üzümü ye, bağını sorma.
Yaptığım tam da bu!
Kavruk, gariban bir Anadolu çocuğu için piyango tatil gibi bir şans.
Tatil bittiğinde program şöyle:
Dönüş uçakla.
Topluca Atatürk Havalimanı’na gidilecek.
Oradan herkes kendi yurduna!
Dil yoksunluğundan, aralarında kendimi uzaylı gibi hissettiğim bu güruh, alanda aktarma yapılacağı sırada salya sümük vedalaştı.
Kurs müdürümüz de orada.
O da kolektif duygu deşarjına eşlik ediyor.
Bende tık yok!
Çünkü dil olmayınca hiçbir insani alışveriş ve duygu aktarımı olamıyor.
Anlayamadığım gibi yadırgıyorum da!
“Bahattin abi, merakımı mazur gör. Bu olan bitenler neyin nesi?”
Bu organizasyon,
“Dünya İslam Gençlik Teşkilatı”.
O an için gerektiği kadar kavrıyorum.
Bugünkü bana sorarsanız cevabım:
Amerika’nın kontrolünde, o zamanki Soğuk Savaş koşullarında kurulan “Al-Kaide”nin kampı!
Dünya İslam gençliğini ajite ederek organize edip örgütlemek ve Rusya’da “Rambo”nun yanında yer alacak “mücahit”ler yetiştirmek amaçlı!
Sos: Din.
Ana yemek:
Emperyalizme uşaklık!
...
Hikâyenin 11 Eylül sonrasında neye evrildiği malumunuz.
Amerika’nın,
O teşekkülün gayrimeşru çocuğu “Taliban”a Afganistan’ı teslim edip gitmesi bile manidar.
Şu an İslamofobi’yi Taliban’dan daha güzel besleyecek bir küspe var mıdır?
Bence yok.
Sizce?
...
Bir keresinde de...
Nedendir, hâlâ anlamış değilim!
Ontolojik dost ülke Pakistan’ın.
Gerekçeler akla kara gibi tam tersi olmakla birlikte;
Nihayetinde iki darbeci!
...
Kenan Evren’in dostu,
Devlet Başkanı Ziya-ül Hak;
Ziyaret için Türkiye’ye gelmişti.
Hiç unutmam.
“Netekim!”
Laik ve Kemalist devlet başkanımız!
Güneydoğu’da halkın üzerine helikopter ve uçaklarla Kur’an’dan ayetler yazılı broşürler attırır!
Cebren, Alevi ailelerin çocuklarını Sünnileştirmek için Kur’an kurslarına pay eder...
Dini,
Dibine kadar araçsallaştırmakta hiçbir beis görmez.
“Onun içündür ki!”
Laikliğe aykırı olur diye cuma kılmayarak statüko ile tam bir “tutarlılık” sergilerken de o ölçüde pervasızdır.
Hâl böyle iken,
Ziyaret için Türkiye’ye “teşrif” eden “dostu” ve “kardeşi” Ziya-ül Hak,
Cuma namazı için Süleymaniye Camii’ni tercih etmişti.
Yol kenarında bayrak tutacak çocuk kortejinde bile yer almışım!
Yine görünmez bir el yordamıyla!
Tıklım tıklım dolu Süleymaniye Camii’nde cuma namazını eda ettikten sonra, rehber eşliğinde cami heybetli zat-ı devletlilerine gezdirilir...
Yerel kıyafeti içerisinde,
Burma bıyıklı yüzün sürme çekilmiş bakışlarıyla göz göze geldiğimde,
Manevi bir mazhariyet hissi hâlâ hatırımdadır.
...
Çocukluğumda...
MSP’li dedemin CHP’li komşusu ile Zülfikar Ali Butto’nun idamını tartıştıklarında,
Müslümanların “medar-ı iftiharı” Ziya-ül Hak’ın, Butto’nun idam kararını dedemin onaylamasının da etkisiyle;
Allah’ın yeryüzündeki halifesini görmüş gibiydim neredeyse!
Gerçi Evren ile “dost”luğuna içerlenmekle beraber, biz “Müslüman”larla temas hâlinde kalması için “takiyye” yapmasını o çocuk aklımla bile makulleştiriyordum.
Yıllar sonra ikisinin de CIA’in, Siyonizm’in, yerel koşulların belirleyici olduğu maşaları olduğunu idrak ettiğimde;
Kendimi aydınlanmış hissetmiş, hindi gibi kabarmıştım.
Günün sonunda,
Bugüne dek ne zokalar yutmuş, daha nicesini yutmaya hazır eblehliğin kaçınılmazlığı hissi ile baş başayım.
Biri suikast sonucu öldürülürken, bizim elimizdeki versiyonu, ölmeden önce apoletleri sökülmüş, itibar suikastına maruz bir hâlde sahneden sessizce çekiliverdi.
Sahi, nerede Özal hanedanı!
Nerede o resimleri yalaka iş adamları tarafından satın alınan Evren.
Ne oldum değil, ne olacağım demeli.
Sel gider, kum kalır.
Demiştik ya:
Zaman en büyük yargıç!
Dr. İrfan İNCE
24.07.2026 - 17:49
16.07.2026 - 19:15
13.07.2026 - 14:15
07.07.2026 - 22:17
26.06.2026 - 21:10
18.06.2026 - 19:57
13.06.2026 - 15:36
26.05.2026 - 20:32
21.05.2026 - 22:31
10.05.2026 - 23:14
17.04.2026 - 22:01
10.04.2026 - 22:00
05.04.2026 - 15:29
25.03.2026 - 20:09
17.03.2026 - 12:54
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir