14 Haziran Deprem ve Afet Günlüğü: Nurdağı’nda 4.6’lık Depre...
14 Haziran Deprem ve Afet Günl...
00:01Meteoroloji Uyardı: Pazar Günü Çok Sayıda Bölgede Sağanak Et...
Meteoroloji Uyardı: Pazar Günü...
20:16Orman Yangınlarıyla Mücadelede Yeni Dönem: 28 Uçak, 119 Heli...
Orman Yangınlarıyla Mücadelede...
20:07Ankara’da Sağanak Sonrası Zor Anlar: Araçlar Yolda Kaldı, Ev...
Ankara’da Sağanak Sonrası Zor...
“Doğayı Dinle Platformu”nda ilk olarak yazacağım yazıda “merhaba” sözü ile başlangıç yapmak istiyorum. “Doğayı Dinle Platformu”nun isminden çok etkilendiğimi söylemeliyim.
Neden? Çünkü insanların çevre istismarcılığının dünyayı savunmasız bırakmasının ana nedenini doğayı dinlememek oluşturmaktadır. Deprem, sel, erozyon, yangın, çığ vs. gibi pek çok afetin doğal hâllerinin yıkıcı olmasını temin eden hususiyetler, çoğunlukla doğayı dinlememekten kaynaklanmaktadır.
Çevre felaketleri dünyanın pek çok bölgesinde insan hayatını olumsuz etkilemektedir.
Bu olumsuzlukların pek çoğunu; yaşamın kısıtlanması, hayati derecede önemli olanaklardan mahrum kalınması, su ve hava kalitesinin standartlarının düşmesi, ozon tabakasının etkilenerek iklim değişikliklerine yol açması gibi konu başlıkları altında insanlığı tehdit altında tuttuğu söylenebilir.
Dünyada doğayı dinlememekten kaynaklı sorunların en büyüğünü yaşayan devlet ve toplumların başında Türkiye’nin geldiğini ifade etmek abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.
Özellikle son dönemlerdeki doğal afetlerin vuku bulması sonrasında yapılan tetkiklerin sonucunda, insan kaynaklı sorunların hasarı arttırdığı anlaşılmaktadır.
Depremler oluyor ama bizim doğayı dinlemelerimiz kısa süreli oluyor.
Depremler olmadan önce kurallara uygun olmadan inşa ettiğimiz yapılarımız yerle bir olduktan sonra getirdiğimiz katı kuralları bir müddet sonra ya esnetiyoruz ya da anlamsız hâle getiren kararlar alıyoruz.
Yaptığımız binalarda gerekli olan her 5 kata bir bodrum gerekliliğini kontrol etmeden yapı kullanım izinleri veriyoruz. İnşaatlarda kullandığımız beton ve demir kalite standartlarını hakkını vererek kontrol etmiyoruz.
Bataklıklara, temel ve direk standartlarına uymadan yapılan binaları incelemeden rapor veriyoruz. Hatta kontrollü olarak verilmiş çürük raporlarını sağlam raporlara dönüştürüyoruz.
Bununla da yetinmeyip bilirkişi tayininde ehil olmayan ellere yetkiler veriyoruz. O yetki sahiplerinin karar alma mekanizmaları üzerinde etki sahibi olmasını da temin ediyoruz.
Bütün bu adımların sonrasında doğadan tekrar tekrar gelen deprem seslerine zamanında kulak vermemiş oluyoruz.
Yıkımlar, depremlerin ilkinde olmasa da bir sonrakine hazırlık niteliğinde hasar bırakan nitelikte oluyor. Dahası, fay hattı üzerine yapı inşa etmekten bile çekinmiyoruz.
Sel olur, tabii afettir deriz ama arka planındaki insan kaynaklı kusurlara bakmayız.
Nehirlerin, çayların, derelerin tabii akışına müdahale ederiz. O da yetmezmiş gibi önlerini kesecek köprüler ve menfezler yaparız.
Bunun sonucunda sel olduğunda suyun yıkıcı etkisini arttırırız. Dahası, dere yataklarına yerleşim yerleri ve binalar inşa ediyoruz.
Dağ sırtlarına atalarımızın neden ev inşa ettiğini bile anlamadan yaptığımız yerleşim yerlerini sele teslim ediyoruz.
Başka afetlerde olduğu gibi selde de etkili bir afet öncesi önlemler bütünü biçiminde yaklaşımlarımız bulunmuyor.
Yangınlar olur, afettir deriz ama büyümesinde ve insan kaybındaki insan kaynaklı yanlışları anlamaktan ve düzeltmekten oldukça uzak dururuz.
Talimatlara uygun olmadan çalışan işletmelerin kusurlu yönlerini görmezlikten gelen denetimler bize has olmaktadır. Bunun sonucunda da çok sayıda insanı günahsız yere kaybediyoruz.
Yangın ile ilgili bilinçlendirmeyi de yeterince yapmamak gibi alışkanlıklarımız olmaktadır.
Bu yangınlardan özellikle ormanları tüketen örnekler, önemli ihmallerin sonucu olarak karşımızda durmaktadır. Orman varlığını azaltan bu yangınlar da hem iklimleri değiştiriyor hem de su kaynaklarının azalmasını temin ediyor.
Erozyon ve heyelan gibi olaylar da ağaç sayısının ve bitki örtüsünün yok edilmesini temin etmektedir.
Hem insan kaybına sebep olan hem de arazi bütünlüklerini ortadan kaldıran bu afetler ile ilgili yetersiz önlemler bulunmaktadır. Bunun yanı sıra insan kaynaklı olumsuz etkiler, bu olayı farklı bir boyuta taşımaktadır.
Bu şekilde özetlediğimiz bu hususun, insanın doğa ile mücadelesinde acımasız olma oranına bağlı olarak doğadan isyan nitelikli sesler duyabileceğimizi anlamaktayız.
Siz eğer doğal koşullara aşırı müdahale eden bir kültürel yapıya sahip olursanız, doğanın buna vereceği sert cevaplarla karşılaşmanız kaçınılmaz hâle gelecektir.
Geri dönüştürülebilmesi mümkün olmayan atıklar gibi doğadaki döngüyü geri dönülemez bir hâle sokarsanız, kaybettiklerinizi geri almanız imkânsız hâle gelecektir.
Doğayı dinleyen bireylerden oluşan bir toplum olmamız en doğru seçenek olacaktır.
Prof. Dr. Mustafa TALAS
Sinop Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir