Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim
ÇEVRE VE AFET GAZETECİLİĞİNDE YAPAY ZEKÂ YETMEZ
ÇEVRE VE AFET GAZETECİLİĞİNDE YAPAY ZEKÂ YETMEZ

ÇEVRE VE AFET GAZETECİLİĞİNDE YAPAY ZEKÂ YETMEZ

Bahar Kayıhan

Kartalkaya'da onlarca insanın yaşamını yitirdiği otel yangınının ardından günlerce aynı görüntülere baktık. Felaketin sonuçları korkunçtu. 2021 yazında Akdeniz kıyıları yanarken ekranlarımız haftalar boyunca üzücü görüntülerle doldu. Marmara Denizi'ni kaplayan müsilaj günlerce manşetlerde kaldı. Dünyanın diğer tarafında Pakistan'da milyonlarca insanı etkileyen seller yaşandı. Yakın zamanda Los Angeles çevresindeki büyük yangınlar da küresel medyanın gündemine oturdu. Bu haberlerin hepsinin ortak bir yanı vardı: Felaketi gördük. Yanan ormanları gördük. Sular altında kalan yerleri gördük. Hayatını kaybeden insanları gördük. Ancak aynı haberlerde çoğu zaman neden-sonuç ilişkilerini göremedik.

Haberler çoğu zaman sonuçları görünür kılıyor, fakat nedenleri aynı ölçüde görünür kılamıyor. Dijital çağda ise bu durum yeni bir boyut kazanmış durumda; çünkü artık çevresel riskleri yalnızca gazeteciler değil, yapay zekâ sistemleri de haberleştiriyor. Bu nedenle şu soruyu sormamız gerekiyor: Yapay zekâ çevre ve afet gazeteciliğinde gazeteciliğin yerini alabilir mi; yoksa tam tersine, bugün her zamankinden daha fazla araştırmacı gazeteciliğe mi ihtiyacımız var?

Yakın zamanda gerçekleştirdiğim bir araştırmada (https://doi.org/10.26466/opusjsr.1870993), haberlerini tamamen yapay zekâ aracılığıyla ürettiğini belirten NewsGPT platformunun çevre ve afet haberlerini inceledim. Ortaya çıkan tablo düşündürücüydü. Haberlerde seller, yangınlar, sıcak hava dalgaları ve çevresel krizler yoğun biçimde yer alıyordu. Ancak bu olayların arkasındaki ekonomik tercihler, çevre politikaları, kurumsal ihmaller veya siyasi kararlar çoğu zaman geri planda kalıyordu

. Felaket görünür hale geliyor, sorumluluk ise görünmez kalıyordu. Yapay zekâya dayalı haberler bize kaç kişinin öldüğünü söylüyordu; ancak o insanların neden öldüğünü ve kimin sorumluluk taşıdığını ortaya çıkarmıyordu. Bu nedenle belki de bugün çevre ve afet gazeteciliğinin en büyük ihtiyacı daha fazla yapay zekâya dayalı haber değil, daha fazla araştırmacı gazeteciliktir; çünkü yapay zekâ sistemleri büyük ölçüde dolaşımdaki mevcut verilerle çalışır; var olan bilgiyi işler, özetler ve yeniden üretir.

Oysa çevre krizlerinin en kritik boyutu çoğu zaman henüz veriye dönüşmemiş sorularda saklıdır: Neden önlem alınmadı? Kim denetim görevini yerine getirmedi? Hangi politik tercihler bu felaketi mümkün kıldı? Kim kazandı, kim bedel ödedi? Afetlerin giderek derinleştiği bir çağda, yalnızca felaketleri kaydeden değil, felaketlerin ardındaki güç ilişkilerini, çıkar ağlarını ve sorumluluk mekanizmalarını araştıran gazeteciliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var; çünkü selleri, yangınları ve kuraklıkları anlamak için yalnızca ne olduğunu bilmek yetmez; neden olduğunu ve kimin sorumluluk taşıdığını da bilmek gerekir. Bu noktada, yapay zekâya dayalı haberlerin dayandığı verinin oluşumunda rolü olan, neden-sonuç ilişkilerini sorgulamaksızın haber üreten gazetecileri de yeniden düşünmeye davet ediyorum.

Her Şey Bir Felaket Hikâyesine Dönüşüyor

Araştırmamın ortaya koyduğu ilk bulgu, yapay zekâya dayalı haberlerde çevresel risklerin büyük ölçüde felaket anlatıları üzerinden inşa edilmesiydi. Yangınlar, seller, kasırgalar, kuraklıklar ve sıcak hava dalgaları çoğu zaman dramatik bir dil eşliğinde aktarılıyor. Elbette bunlar gerçekten ciddi felaketlerdir. Ancak sorun, haberlerin çoğu zaman olayın kendisine odaklanıp o olayı ortaya çıkaran süreçleri geri plana itmesidir.

İncelediğim haberlerde, örneğin Texas'taki ölümcül seller, Oklahoma'daki yıkıcı kasırga ya da Alaska'daki çığ felaketi çoğunlukla afetin büyüklüğü, can kayıpları ve yarattığı yıkım üzerinden anlatılıyordu. Benzer şekilde, Fukushima çevresindeki riskler ya da Amazon yağmur ormanlarındaki tahribat da çoğu zaman felaketin sonuçlarına odaklanan bir çerçevede ele alınıyordu. Oysa bu olayların her biri yalnızca bir doğa olayı olarak değerlendirilemez. Kentleşme politikaları, çevresel denetim mekanizmaları, enerji tercihleri, iklim politikaları ve ekonomik kararlar bu süreçlerin önemli unsurlarıdır.

Çevre gazeteciliği giderek nedenlerden çok sonuçları anlatan bir yapıya dönüşüyor. Böylece çevresel krizler, toplumsal ve siyasi süreçlerin sonucu olmaktan çıkıp anlık felaket görüntülerine indirgeniyor. Oysa bir yangın yalnızca yangın değildir. Bir sel yalnızca sel değildir. Bunlar çoğu zaman kentleşme politikalarının, çevre yönetiminin, denetim mekanizmalarının, enerji tercihlerinin ve ekonomik kararların da bir sonucudur.

Doğa Suçlu, İnsan Görünmez

Araştırmanın ikinci önemli bulgusu ise çevresel risklerin sıklıkla doğallaştırılmasıydı. Haberlerde sık sık “aşırı sıcaklar öldürdü”, “sel vurdu”, “yangın yok etti”, “fırtına yıktı” gibi ifadelerle karşılaşıyoruz. Bu dil ilk bakışta sıradan görünse de önemli bir sonucu var: Doğayı fail haline getirirken insanı görünmez kılıyor ve sorumluları belirsiz hale getiriyor. Elbette selleri yağmur oluşturur, yangınlar doğada yayılır. Ancak bugün yaşadığımız çevresel krizlerin önemli bir bölümü yalnızca doğal süreçlerin sonucu değildir. İklim değişikliği, yanlış kentleşme politikaları, plansız yapılaşma, çevresel denetimdeki eksiklikler ve sürdürülemez üretim modelleri bu riskleri artırabilen temel unsurlardır. Buna rağmen haberler çoğu zaman felaketin kendisini anlatırken, onu ortaya çıkaran insan faaliyetlerini ve karar alma süreçlerini yeterince görünür kılamıyor. Böylece çevre sorunu siyasi ve toplumsal bir mesele olmaktan çıkıp kaçınılmaz bir doğa olayı gibi algılanmaya başlıyor.

İncelediğim haberlerde bu eğilim farklı çevresel sorunlarda da karşıma çıktı. Örneğin hava kirliliğinin, özellikle sigara içmeyen bireylerde akciğer kanseri riskini artırabileceğini ortaya koyan bir araştırmayı konu alan haberde sağlık riski ayrıntılı biçimde aktarılıyordu. Ancak hava kirliliğini üreten sanayi faaliyetleri, fosil yakıt kullanımı, enerji politikaları ya da kurumsal sorumluluklar aynı ölçüde görünür hale getirilmiyordu.

Benzer şekilde Amazon yağmur ormanlarındaki tahribatı konu alan haberlerde ormansızlaşmanın sonuçları vurgulanırken, bu süreci besleyen ekonomik çıkar ilişkileri ve kalkınma politikaları daha sınırlı biçimde tartışılıyordu. Biyolojik çeşitlilik kaybını ele alan bazı haberlerde kurbağa popülasyonlarındaki azalma ya da ekosistemlerdeki bozulma aktarılıyor, ancak bu sorunları ortaya çıkaran küresel tüketim alışkanlıkları ve ticari faaliyetler yeterince görünür kılınmıyordu. P

lastik kirliliğine ilişkin haberlerde ise çevresel tehdidin boyutu öne çıkarılırken, küresel üretim sistemleri ve plastik tüketimini sürekli artıran ekonomik yapı çoğu zaman arka planda kalıyordu. Böylece çevresel riskler, insan kararlarının ve toplumsal tercihlerin sonucu olmaktan çıkarak doğanın kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan kaçınılmaz gelişmeler gibi sunulabiliyor.

Çevre Sorunları Sadece Teknik Bir Mesele Değildir

Araştırmamın ortaya çıkardığı üçüncü önemli eğilim ise çevresel sorunların teknikleştirilmesiydi. Haberlerde uzman görüşleri, bilimsel veriler, sıcaklık değerleri, karbon oranları ve istatistikler geniş yer buluyor. Bunlar kuşkusuz son derece önemli bilgiler. Ancak çevre sorunları yalnızca teknik verilerden ibaret değildir. Bir nehir neden kirleniyor? Bir orman neden korunamıyor? Bir kent neden her yağmurda su altında kalıyor? Bu soruların yanıtı yalnızca meteorolojide veya mühendislikte değil; aynı zamanda siyasette, ekonomide ve yönetim süreçlerinde yatıyor. Çevresel riskler teknik verilerle açıklanabilir; ancak yalnızca teknik verilerle anlaşılamaz.

İncelediğim haberlerde teknikleştirme eğilimi, özellikle çözüm odaklı çevre haberlerinde, belirgin bir biçimde ortaya çıkıyordu. Örneğin su kıtlığı sorununu ele alan bazı haberlerde İsrail'in deniz suyunu arıtarak içme suyuna dönüştüren ileri teknolojileri bir başarı hikâyesi olarak sunuluyordu, su kıtlığına neden olan yanlış politikalara ise değinilmiyordu. Benzer şekilde çevresel risklere karşı geliştirilen erken uyarı sistemleri, sensör teknolojileri ve yeni yönetim araçları çözümün merkezine yerleştiriliyordu. Kuşkusuz bu teknolojiler önemlidir; ancak bu tür haberlerde su krizini ortaya çıkaran tüketim alışkanlıkları, tarım politikaları, sanayi faaliyetleri veya iklim değişikliğinin yapısal nedenleri daha geri planda kalabiliyor.

Böylece çevresel sorunlar toplumsal ve siyasi bir mesele olmaktan çok, doğru teknoloji ve doğru uzmanlıkla yönetilebilecek teknik problemler olarak sunuluyor. Oysa çevre krizleri yalnızca mühendislik çözümleriyle değil, aynı zamanda ekonomik tercihlerin, kalkınma anlayışının ve çevre politikalarının yeniden tartışılmasıyla anlaşılabilir ve çözülebilir.

Yapay zekâ yetmez, gerçek gazetecilere ihtiyacımız var!

Yapay zekâ destekli gazetecilik giderek yaygınlaşıyor. Haber üretim süreçleri otomatikleşiyor. Algoritmalar hangi konuların öne çıkacağını, hangi haberlerin daha görünür olacağını ve hangi içeriklerin daha fazla dolaşıma gireceğini belirliyor. Ancak, yapay zekâ çevre gazeteciliğini değiştirmiyor; aksine mevcut eğilimleri güçlendirebiliyor; çünkü algoritmalar çoğu zaman dikkat çekici olanı tercih ediyor.

Dramatik görüntüler, büyük felaketler, yüksek ölüm sayıları ve korku duygusu yaratan içerikler daha fazla görünürlük kazanabiliyor. Buna karşılık çevresel risklerin arkasındaki karmaşık ekonomik ilişkiler, politik tercihler veya kurumsal sorumluluklar aynı ölçüde görünür olmayabiliyor. Başka bir ifadeyle, yapay zekâ bazen çevre krizlerinin nedenlerini değil, sonuçlarını büyütebiliyor.

Bu nedenle yapay zekâya dayalı gazeteciliği bir kenara bırakarak, bu alanda çalışan gazetecilerin araştırmaya dayalı haberlerini görmeye çok daha fazla ihtiyacımız var. Bu durum yalnızca gazetecilik açısından değil, demokrasi açısından da önemli bir mesele; çünkü çevre sorunlarını doğru biçimde çözebilmek için önce onları doğru biçimde araştırabilmemiz, sorgulayabilmemiz ve tartışabilmemiz gerekiyor. Sürekli olarak yalnızca felaketleri görüyor, fakat onları üreten mekanizmaları göremiyorsak, çevresel sorunların gerçek nedenlerine ulaşmamız da zorlaşıyor.

Yeni Bir Çevre Gazeteciliği Anlayışı Lazım

Ulrich Beck yıllar önce yaşadığımız dönemi “dünya risk toplumu” olarak tanımlamıştı. Günümüzde ise bu risk toplumu giderek dijitalleşiyor. Riskler yalnızca yaşanmıyor; aynı zamanda yapay zekâ sistemleri aracılığıyla dolaşıma sokuluyor, yeniden üretiliyor ve milyonlarca insanın ekranına ulaştırılıyor. Bu nedenle bugün çevre gazeteciliği açısından yeni bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Araştırmacı gazeteciliğe hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var. Ortak değerlerde buluşmakta zorlanan insanlar olarak ortak bir dünyayı paylaşmaya devam ediyoruz.

Eğer bu dünyada varlığımızı sürdürebilmek istiyorsak, yalnızca “Ne oldu?” sorusunu sormak artık yeterli değil. “Neden oldu?”, “Kim sorumlu?”, “Bu riskten kim etkileniyor?”, “Bu riskten kim kazanç sağlıyor?” sorularını da sormamız gerekiyor; çünkü çevre krizlerini anlamanın yolu yalnızca felaketleri görmekten değil, onları ortaya çıkaran ilişkileri de görünür kılmaktan geçiyor. Aksi halde yangınları, selleri ve kuraklıkları konuşmaya devam ederiz. Fakat onları üreten nedenleri ve sorumluları görmeden yalnızca sonuçlarıyla yaşamayı öğreniriz.

Doç. Dr. Bahar Kayıhan

 

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !