Ferhat Göçer Konseriyle Başlayan Festival Manisa’yı Hareketl...
Ferhat Göçer Konseriyle Başlay...
01:10Havuz, Deniz ve Güneş Tırnakları Nasıl Etkiliyor?
Havuz, Deniz ve Güneş Tırnakla...
00:51Sütaş Yönetim Kurulu Başkanı Muharrem Yılmaz’dan Dünya Süt G...
Sütaş Yönetim Kurulu Başkanı M...
00:22Manaz Mağaraları ve Tarihi Ambarlar İçin Kritik İnceleme
Manaz Mağaraları ve Tarihi Amb...
19 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Artvin, Aydın, Balıkesir, Bingöl, Bursa, Denizli, Elazığ, Gümüşhane, Karabük, Kocaeli, Kütahya, Malatya, Mersin, Muğla, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Şanlıurfa, Tokat, Trabzon, Uşak ve Zonguldak’taki bazı alanların orman sınırları dışına çıkarılmasına karar verildi.
Kararda, orman sınırları dışına çıkarılan alanların iki katından az olmamak üzere devletin hüküm ve tasarrufu altındaki veya Hazine’ye ait taşınmazların Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilerek yeni orman alanları oluşturulacağı belirtildi.
Teknik açıdan bakıldığında karar; enerji, ulaşım, altyapı, sanayi, yerleşim ve benzeri kamu yararı gerekçeleriyle yapılan planlamaların bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Ancak kararın ardından sosyal medyada, çevre platformlarında ve kamuoyunda büyüyen başka bir tartışma başladı:
Türkiye doğayla ilgili kararları yeterince tartışıyor mu?
Daha önemlisi…
Vatandaş, bu kararların uzun vadede ne anlama geldiğini gerçekten biliyor mu?
Çünkü mesele artık yalnızca birkaç ağacın kesilmesi ya da yeni fidan dikilmesi değil.
Asıl mesele şu:
Bugün ekonomik gereklilik olarak görülen bazı kararlar, yıllar sonra geri dönülmez çevresel sonuçlara dönüşebilir mi?
Önce dürüst olmak gerekiyor.
Bir ülkenin enerjiye ihtiyacı var.
Madene ihtiyacı var.
Sanayiye ihtiyacı var.
Elektrik iletim hatlarına ihtiyacı var.
Yeni yatırımlara ihtiyacı var.
Bugün kullandığımız telefonlardan elektrikli araçlara, güneş panellerinden hastane cihazlarına kadar hayatımızdaki birçok şey maden ve enerji zincirinin sonucu.
Dünyanın hiçbir ülkesi tamamen “hiç dokunmadan kalkınma” modeliyle büyümedi.
Bu gerçek.
Ama başka bir gerçek daha var:
Doğanın taşıma kapasitesi sonsuz değil.
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Çünkü insanlar artık şunu soruyor:
“Kalkınma ile doğa koruması arasında gerçekten sağlıklı bir denge kuruluyor mu?”
Bence artık asıl konuşmamız gereken konu bu.
Çünkü insanlar geçmişte de büyük umutlarla başlayan bazı süreçlerin yıllar sonra nasıl büyük çevre sorunlarına dönüştüğünü gördü.
Mesela plastik…
Bir dönem insanlığa büyük kolaylık olarak sunuldu.
Ucuzdu.
Dayanıklıydı.
Pratikti.
Hatta bazı dönemlerde “ormanları koruyacak alternatif” gibi anlatıldı.
Gerçekten de kısa vadede işe yaradı.
Ama bugün ne konuşuyoruz?
Okyanuslardaki plastik adalarını…
mikroplastikleri…
Toprağa karışan atıkları…
Balıkların midesinden çıkan plastikleri…
Anne sütünde bile bulunan mikroplastikleri…
Şimdi insanlık geriye dönüp şunu söylüyor:
“Galiba bazı şeyleri yeterince uzun düşünmedik.”
İşte bu yüzden insanlar bugün doğayla ilgili büyük projelerde daha fazla şeffaflık istiyor.
Çünkü toplum artık şunu merak ediyor:
“Bugün ekonomik fayda diye anlatılan bazı kararlar, gelecekte geri dönülmez sonuçlar doğurabilir mi?”
Bu korku küçümsenecek bir korku değil.
Karar listesine dikkatli bakıldığında Türkiye’nin neredeyse bütün coğrafi damarlarına dokunan bir tablo görülüyor.
Karadeniz’in yoğun orman kuşağı da var…
Akdeniz’in kıyı baskısı yaşayan bölgeleri de…
Sanayi yükü artan Marmara şehirleri de…
Deprem sonrası yeniden yapılanma ihtiyacı bulunan alanlar da…
Bu yüzden mesele yalnızca birkaç parselin statü değişikliği gibi görülmüyor.
İnsanlar artık daha büyük bir soruyu tartışıyor:
Türkiye doğayla nasıl bir gelecek kurmak istiyor?
Çünkü vatandaş doğal olarak şunu soruyor:
Aslında bu soruların sorulması kötü bir şey değil.
Tam tersine…
Bu, toplumun doğa konusunda daha bilinçli hale geldiğini gösteriyor olabilir.
Belki de en büyük problem burada.
Türkiye’de orman hâlâ çoğu zaman sadece “ağaç topluluğu” gibi algılanıyor.
Oysa bir orman:
Ve en önemlisi…
Bir orman görünmeyen bir ekolojik sistemdir.
Mesela çoğu insan şunu bilmiyor:
Orman parçalandığında sadece ağaç kaybolmuyor.
Canlıların geçiş yolları da bozuluyor.
Ayılar,
karacalar,
kurtlar,
vaşaklar,
kuş türleri,
hatta böcekler bile belirli doğal koridorlar üzerinden hareket ediyor.
Siz o alanları böldüğünüzde bazı türler birbirinden kopuyor.
Bazıları yiyeceğe ulaşamıyor.
Bazıları üreyemiyor.
Bazıları yerleşim alanlarına inmeye başlıyor.
Sonra insanlar “ayı neden köye indi?” diye soruyor.
Çünkü biz onun canlı koridorlarını daraltıyoruz.
Bugün Karadeniz ve Akdeniz kuşağındaki birçok bölgede yaşanan insan-yaban hayatı temaslarının arkasında tam da bu orman parçalanması problemi konuşuluyor.
Araştırmalar, orman parçalanmasının biyolojik çeşitlilik üzerinde ciddi baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Ve mesele yalnızca birkaç hayvan türü değil.
Tozlaşmadan tarıma,
su döngüsünden iklim dengesine kadar birçok sistem birbirine bağlı çalışıyor.
Türkiye aslında bunun küçük ama çok çarpıcı örneklerinden birini yıllar önce yaşadı.
Gümüşhane’deki Taşköprü Yaylası’nda bulunan yaklaşık 12 bin yıllık Dipsiz Göl, define arama çalışmaları nedeniyle boşaltılmıştı.
Üstelik süreç tamamen kaçak değildi.
Resmi izinlerle yürütülmüştü.
Kazılar yapıldı.
Sular boşaltıldı.
İş makineleri bölgeye girdi.
Sonra ne oldu?
Beklenen define bulunamadı.
Ama doğanın dengesi bozuldu.
Sonrasında gölü yeniden eski haline getirmek için ciddi çabalar harcandı.
Uzman ekipler çalıştı.
Teknik destekler verildi.
Su takviyeleri yapıldı.
Projeler üretildi.
Fakat uzmanların önemli bir kısmı aynı noktaya dikkat çekti:
Doğal sistemler bazen teknik müdahalelerle tam anlamıyla geri getirilemiyor.
Çünkü bir göl sadece sudan ibaret değil.
Bir gölün altında:
birlikte çalışıyor.
Siz o sistemi bozduğunuzda bazen görüntüyü geri getirseniz bile doğanın hafızasını geri getiremiyorsunuz.
İşte bugün insanlar ormanlarla ilgili kararları tartışırken biraz da bunu düşünüyor.
Kararlarla birlikte en çok tekrar edilen cümlelerden biri şu oldu:
“Çıkarılan alanların iki katı kadar yeni orman alanı oluşturulacak.”
İlk bakışta kulağa güven verici geliyor.
Hatta birçok vatandaş doğal olarak şöyle düşünüyor:
“Demek ki kayıp olmayacak. Hatta yeşil alan artacak.”
Ama mesele aslında bu kadar basit değil.
Çünkü insanların zihnindeki soru şu:
Bu yaklaşım gerçekten doğayı büyütme hedefi mi taşıyor, yoksa toplumsal tepkiyi azaltan bir güven cümlesine mi dönüşüyor?
Bence artık bu soruyu açık açık konuşmak gerekiyor.
Çünkü insanlar geçmişte de benzer cümleler duydu:
“Çevre zarar görmeyecek.”
“Yerine fazlası yapılacak.”
“Doğa korunacak.”
Fakat yıllar içinde bazı örnekler toplumda doğal bir güvensizlik oluşturdu.
Bugün insanlar artık yalnızca söze değil, doğadaki gerçek karşılığına bakıyor.
Çünkü:
Doğa matematik hesabı gibi işlemiyor.
Bir yerde yüzlerce yıllık doğal bir orman varken, başka bir yerde yeni dikilmiş genç fidanların olması aynı ekolojik sonucu doğurmuyor.
Yaşlı bir ormanın içinde:
birlikte bulunuyor.
Yeni oluşturulan genç bir alanın aynı kapasiteye ulaşması bazen onlarca yıl sürebiliyor.
Bazı durumlarda ise aynı biyolojik çeşitlilik hiç oluşmayabiliyor.
İşte bu nedenle vatandaş artık sadece “kaç ağaç dikildiğini” değil, gerçekten nasıl bir doğa bırakıldığını sorguluyor.
Bazen insanlar çevre tartışmalarını yalnızca duygusal mesele gibi görüyor.
Oysa konu doğrudan ekonomiyle de ilgili.
Bir orman kaybolduğunda:
Sonra çiftçi etkileniyor.
Gıda fiyatları etkileniyor.
Kentler etkileniyor.
Yani doğa meselesi aslında doğrudan hayat meselesi.
Bugün dünyanın birçok ülkesi artık iklim güvenliği kavramını ulusal güvenlik başlığı olarak tartışıyor.
Çünkü doğa çökerse ekonomi de uzun süre ayakta kalamıyor.
Bence Türkiye’de çevre tartışmalarının merkezinde aslında doğa değil, güven problemi var.
İnsanlar şunu bilmek istiyor:
Eğer toplum bu sorulara güven veren cevaplar alabilirse birçok projeyi daha sağlıklı tartışabilir.
Ama bilgi eksikliği olduğunda herkes kendi korkusuyla konuşmaya başlıyor.
Ve o noktada çevre tartışmaları bilimden çıkıp slogan savaşına dönüşüyor.
Eskiden mesele daha fazla üretmekti.
Şimdi mesele doğayı tüketmeden üretebilmek.
Gerçek başarı artık burada başlayacak.
Çünkü önümüzdeki yıllarda dünya:
çok daha sert konuşacak.
Ve o gün geldiğinde en değerli şey yalnızca enerji olmayacak.
Yaşanabilir doğa olacak.
Belki mesele, Türkiye’nin doğayla nasıl bir gelecek kuracağıdır.
Çünkü bazı ekonomik kazançlar birkaç yıl sürer.
Ama bazı çevresel etkiler nesiller boyunca devam eder.
İnsanlık bugün plastik krizini konuşuyorsa bunun nedeni geçmişte yeterince sorgulamamış olmasıdır.
Umarım aynı hatayı ormanlar konusunda yaşamayız.
Çünkü ormanı kaybettiğimizde sadece ağaç kaybetmiyoruz.
Suyu,
iklimi,
tarımı,
canlı yaşamını,
ve geleceğe dair güven duygumuzu da yavaş yavaş kaybediyoruz.
17.05.2026 - 01:38
05.05.2026 - 16:05
19.04.2026 - 00:05
12.04.2026 - 19:53
10.04.2026 - 11:09
07.04.2026 - 10:18
05.04.2026 - 13:57
03.04.2026 - 19:46
22.03.2026 - 23:41
17.02.2026 - 22:22
06.02.2026 - 03:09
02.02.2026 - 15:10
30.01.2026 - 00:50
13.01.2026 - 00:59
02.01.2026 - 20:07
27.12.2025 - 14:47
25.12.2025 - 23:55
23.12.2025 - 02:24
15.12.2025 - 20:28
07.12.2025 - 18:57
02.12.2025 - 10:10
26.11.2025 - 10:26
22.11.2025 - 20:52
10.11.2025 - 20:55
03.11.2025 - 16:11
31.10.2025 - 15:28
28.10.2025 - 14:53
24.10.2025 - 02:55
23.10.2025 - 03:13
22.10.2025 - 19:03
21.10.2025 - 10:24
20.10.2025 - 00:22
19.10.2025 - 15:36
13.10.2025 - 23:23
07.10.2025 - 10:22
05.10.2025 - 13:03
28.09.2025 - 22:00
25.09.2025 - 16:16
24.09.2025 - 06:40
12.09.2025 - 14:00
26.08.2025 - 23:16
18.08.2025 - 14:58
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir