Bakanlık Hileli Gıdaları Açıkladı: Kıyma, Yoğurt, Sucuk Ve B...
Bakanlık Hileli Gıdaları Açıkl...
19:3935 İlde Hava Alarmı: Hangi İller Risk Altında?
35 İlde Hava Alarmı: Hangi İll...
19:35Muğla Menteşe’de Yangın Ormana Sıçradı: 14 Hava Aracıyla Müd...
Muğla Menteşe’de Yangın Ormana...
19:12İspanya Yangınlarında Bilanço Ağırlaştı: Yaklaşık 73 Bin Kiş...
İspanya Yangınlarında Bilanço...
“Memleket isterim:
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların, kurtların yuvası olsun.
Memleket isterim:
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.”
Diyarbakır denilince akla gelen ilk isimlerden biridir Cahit Sıtkı Tarancı. Yaşama dair sevincini, çocukluğuna duyduğu özlemi, aşkı ve ölümü anlattığı eserleriyle binlerce okuyucusunun gönlünde taht kuran bir şairdir.
İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Paris’ten bisikletle kaçıp Lyon ve Cenevre üzerinden Türkiye’ye dönen Diyarbakırlı şair, Balıkesir’de vatani görevini yerine getirirken yazdığı “Haydi Abbas” eseriyle şiir yarışmasında birinci olur; “Otuz Beş Yaş” şiiriyle de haklı bir ün kazanır. İstanbul ve Ankara’daki çalışma hayatının ardından geçirdiği bir rahatsızlık sonucu Avrupa’da tedavi görse de ne yazık ki kurtarılamaz. Naaşı Viyana’dan getirilen Tarancı, henüz 46 yaşındayken Ankara Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedilir. Şairin Diyarbakır’da doğduğu ve çocukluk anılarının geçtiği geleneksel ev, 1974 yılında Kültür Bakanlığınca müzeye dönüştürülür. Ahde vefa adına atılan bu adım, birçok okuyucusunun onu daha yakından tanımasına vesile olur.
Diyarbakır yazımıza bu güzel insandan bahsederek başlamak istedim. Çünkü medeniyetlere ev sahipliği yapan bu güzide şehir, mimari eserlerinin yanında yetiştirdiği kıymetli şahsiyetlerle de bilinmelidir. Yaşadığımız şehirlerin ruhumuza sinen orijinal kodları vardır dostlar. Bunlar, medeniyetlere işaret eden eserler olabileceği gibi geleceğe yön veren şahsiyetler de olabilir. Onları tanımak ve eserlerini okumak, aslında üzerimize düşen asli vazifelerden biridir.
Bu sebeple “Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır.” diyen Sezai Karakoç’u; Gazi Mustafa Kemal’in “Fikir babam.” dediği yazar, sosyolog ve siyasetçi Ziya Gökalp’i; “Hani milattan önce, sonra diye bir deyim var ya! / Kızmasan, küfretmesen / ‘Leyla’dan önce’, ‘Leyla’dan sonra’ diye başlatacağım takvimimi…” diyen Ahmed Arif’i tanımak ve okumak gerekir.
Gelelim şimdi kadim medeniyetlerin gizemini hâlâ ayakta tutan Diyarbakır’ı yakından tanımaya...
Dicle Nehri kıyısında, yüksek bir plato çevresinde kurulu bu şehir, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin Şanlıurfa’dan sonra ikinci büyük ilidir. Yaklaşık 12 bin yıllık köklü tarihiyle Hititler, Asurlular, İskitler, Medler, Büyük İskender komutasındaki Makedonyalılar, Romalılar, Sasaniler ve Bizanslılar, 7. yüzyıla kadar şehirde hâkimiyet kurmuş büyük medeniyetlerden sadece bazılarıdır.
Hz. Ömer döneminde İslam ordusu Diyarbakır ve çevresini fethetmiş, Halid bin Velid şehre giren ilk Müslüman komutan olmuştur. Böylece şehir, bir eyalet olarak İslam Devleti’ne bağlanmıştır. Sonraki dönemlerde Mervaniler, Selçuklular, Artuklular ve Moğolların ardından, Yavuz Sultan Selim döneminde şehir Osmanlı yönetimine geçmiştir.
Bu noktada şu tarihî ayrıntıyı da eklemek gerekir: Müslümanların hâkimiyeti sırasında bölgeye yerleşen Bekr kabilesinden dolayı buraya “Diyaru Bekr” yani “Bekr kabilesinin yurdu” ismi verilmiştir. Cumhuriyet döneminde ise Atatürk’ün 1937 yılında Diyarbekir’den Elazığ’a geçtiği gece yapılan seyahatin ardından, Türk Dil Kurumuna gönderilen bir telgrafla isim değişikliğine gidilmiştir. Telgrafta yer alan cümle aynen şöyledir:
“Esasta bu şehrin ismi ‘Bakır memleketi’ manasına olan ‘Diyarbakır’ olması gerektir ve artık bu isimle tanınacaktır…”
Mezopotamya ve Anadolu medeniyetlerinin geçiş bölgesinde bulunan Diyarbakır, tarihi ve kültürüyle görülmesi, orijinal kodlarıyla ruhuna inilmesi gereken ender şehirlerden biridir. Yörede yaşayan gönlü güzel insanların “Diyarbekir’i gördün mü, gerisini görmeye gerek yok.” sözü misali, bu şehrin atmosferi mutlaka yaşanmalı ve yaşatılmalıdır.
Bu güzide şehirdeki ilk rotamız, tarihî Diyarbakır Ulu Camii oluyor. Bu aziz mekân, şehrin İslam hâkimiyetine girmesiyle birlikte dönemin en büyük mabedi konumundaki Martoma Kilisesi’nin camiye çevrilmesiyle oluşturulmuştur. İslam âleminin 5. Harem-i Şerifi olarak kabul edilen Ulu Camii, çevresindeki dinsel ve kültürel yapılarla muazzam bir bütünlük arz eder.
Burada ünlü bilgin El Cezeri’nin yapmış olduğu güneş saati, avluya ayrı bir atmosfer katmaktadır. 900 yıldan uzun bir geçmişi bulunan bu tarihî saat, yuvarlak bir mermer üzerine yerleştirilen metal parçasının güneşin hareketiyle oluşturduğu gölge sayesinde zamanı göstermektedir.
Ulu Camii yakınlarında bulunan ve bir dönem El Cezeri’nin de dersler verdiği Zinciriye Medresesi ise bir diğer etkileyici duraktır. Bu medresede kapıların alçak olması hemen göze çarpar. Bunun nedeni, medresedeki ilme ve büyük âlimlere hürmeten odaya girerken eğilerek girilmesi gerekliliğidir.
Ulu Camii duvarlarında birçok kitabe yer almaktadır. Bunlardan biri de Selçuklu Sultanı Melikşah’ın emriyle caminin onarıldığı 1090 yılından kalan kitabedir. Kitabede aynen şunlar yazılıdır:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla; Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun elçisidir. Bunun yapılmasını Büyük Sultan, Şahlar Şahı, ümmetin ve emirlerin başı, Arap ve Acemlerin efendisi, dünya ve dinin yücelticisi, devletin kudreti, fetih babası, Alparslan oğlu Melikşah —Allah saltanatını devamlı kılsın— emretti…”
Diyarbakır’daki ikinci rotamız, Dicle Köprüsü olarak da anılan On Gözlü Köprü oluyor. Sur ilçesinde, Dicle Nehri’nin üzerinde yer alan ve on açıklığı olduğu için yöre halkı tarafından bu isimle anılan köprü, kitabelere göre 1065 yılında Mervaniler döneminde inşa edilmiştir.
Köprü ve Dicle hakkında birçok efsane anlatılır. Bir rivayete göre Allah, Danyal Peygamber’in Dicle’nin suyunun çıktığı mağaranın önüne gitmesini istemiş ve ona şöyle buyurmuştur:
“Suyun çıktığı yerden itibaren çizgi çizerek yürü! Su seni takip edecek. Ama fakirlerin, vakıfların mallarına yetiştiğin zaman yol değiştir ki su onlara zarar vermesin!”
Hz. Danyal da elindeki asayla suyun akacağı yol haritasını bu şekilde belirlemiş; nehrin bu yüzden zikzaklar çizdiği düşünülmüş ve bu yola “Allah’a giden yol” denilmiştir.
Köprünün doğu yakasında yükselen Kırklar Dağı da ayrı bir öneme sahiptir. Rivayete göre ilk insan Hz. Âdem yeryüzüne indirildiğinde bu dağda kırk suyla yıkanmış ve dağ ismini buradan almıştır.
Dicle Köprüsü’nün bir diğer hatırası da dillere destan olmuş “Suzan Suzi” türküsüdür. Bu türkü, Kırklar Dağı’nın ardında yaşanan hüzünlü bir aşk hikâyesini anlatır. Hikâyeye göre Süryani bir aile, uzun yıllar çocuk sahibi olamayınca son çare olarak bu dağa kırk gün boyunca gidip adaklar adamış, dualar etmiş. Kırkıncı günün sonunda duaları kabul olmuş ve Suzan, yani Suzi adında dünyalar güzeli bir kızları olmuş.
Yıllar geçmiş, Suzi büyümüş ve çocukluk arkadaşı Adil ile birbirlerine sevdalanmışlar. Bir gün Suzi’nin doğum günü geldiğinde annesi, onu adak kurbanı kesmek üzere hizmetçilerle birlikte Kırklar Ziyareti’ne göndermiş. Adil de gizlice onları takip etmiş. Hizmetçiler kurban telaşındayken Suzi ve Adil, Kırklar Dağı’nın ardında buluşmuşlar. Ancak inanışa göre Kırklar Ziyareti, bu kutsal alandaki beraberliği bağışlamamış ve Suzi’yi çarpmış. Suzi, dönüş yolunda köprüden Dicle’ye düşerek boğulmuş. Adil ise sevdiğinin yokluğuna dayanamamış, “Ziyaret çarptı bizi.” diyerek aklını yitirmiş.
Anlamı ve hüznü derin olan ne güzel türkülerimiz var, değil mi?
Bu yolculuktaki üçüncü rotamız Hasan Paşa Hanı oluyor. Ulu Camii’nin doğu girişinin karşısında bulunan bu tarihî han, Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlu Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yapımında, yüzyıllara meydan okuyan özel bir Horasan harcı kullanılmıştır.
Hem konumu hem de mimarisiyle pek çok misafire ev sahipliği yapan bu hanı 1612 yılında ziyaret eden Leh Simeon, yapıyı şu sözlerle özetler:
“Muazzam kâgir bir bina olan bu hanın, 500 beygiri barındırabilecek yer altında iki ahırı, rengârenk demir parmaklıklarla çevrilmiş çok güzel bir havuzu ve üç kat üzerinde birçok kâgir odası vardı.”
Dördüncü mekânımız, şehre “Sahabeler Şehri” unvanını kazandıran Hz. Süleyman Camii’dir. Bir cami ile bir kalenin iç içe geçmiş hikâyesini barındıran bu tarihî mekân; Kale, Meşhed ve Nasiriyye Camii olarak da bilinir.
Halid bin Velid’in, surların etrafında bir giriş yolu ararken İç Kale’ye doğru uzanan bir tüneli keşfettiği ve sahabelerle şehre buradan adım attığı anlatılır. Bu çetin fetih sırasında, aralarında Halid bin Velid’in oğlu Süleyman’ın da bulunduğu 27 sahabe şehit düşer ve buraya defnedilir.
Buranın bir diğer alametifarikası da çeşmesidir. Diyarbakır merkezinde 400’ü aşkın tarihî çeşme bulunsa da burayı farklı kılan, Karacadağ kaynaklarından gelen şifalı sudur. Rivayete göre Kanuni Sultan Süleyman, Bağdat Seferi dönüşünde rahatsızlanır ve Diyarbakır’da istirahate çekilir. Karacadağ’ın temiz havası ve bu şifalı suyu sayesinde sağlığına kavuşur.
“Madem bize şifa oldu, halka da şifa olsun.” diyerek burası adına vakfiye düzenletir. Hatta cihan padişahının o meşhur “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi…” sözünü de bu şifanın ardından söylediği rivayet edilir.
Beşinci mekânımız ise Kur’an-ı Kerim’de isimleri geçen Hz. Elyesa ve Hz. Zülkifl peygamberlerin Eğil ilçesinde bulunan türbeleri olacaktır. Bu kabirlerin taşınma sürecinin mucizevi bir hikâyesi vardır.
1995 yılında Dicle Barajı’nın suları altında kalma riski doğunca, devletin titizlikle yürüttüğü bir operasyonla iki peygamberin kabrinin Eğil’in en yüksek tepesine taşınmasına karar verilir. Kabirler açıldığında, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) “Toprak, peygamberlerin cesetlerini çürütmez.” hadis-i şerifinin tecellisi asırlar sonra gözler önüne serilir.
Yaklaşık 2 bin 850 yıl önce yaşamış olan bu iki peygamberin mübarek bedenleri, henüz birkaç saat önce vefat etmişçesine bozulmamış hâlde bulunur. Hatta antik çağa özgü file kumaştan kefenlerinde bile en ufak bir leke yoktur. Bu sır gibi yürütülen nakil esnasında Eğil halkı, adeta manevi bir hisle sokağa dökülmüş ve peygamberlerini salavatlarla yeni istirahatgâhlarına uğurlamıştır.
Son olarak Lice ilçesinde bulunan ve antik çağda “dünyanın bittiği yer” ile “ölümsüzlük suyunun aktığı yer” olarak anılan Bırkleyn Mağaralarına değineceğiz.
Anlatılan hikâyeye göre İskender-i Zülkarneyn bir sefere giderken başının iki yanında boynuz benzeri urlar çıkar ve bu durum ona büyük acı verir. Rüyasında, bu mağaradaki suda yıkanırsa şifa bulacağı söylenir. Bölgeyi fetheden İskender, mağaranın suyundan içip başını yıkadığında urlardan tamamen kurtulur.
Kültürlerin beşiği Diyarbakır’da gezip görebileceğimiz yerler elbette bunlarla sınırlı değil. Medeniyetlerin izini sürerken şu noktaları da mutlaka listenize eklemelisiniz:
Kazancılar Çarşısı: Bakır seslerinin yankılandığı, ihtişamlı el emeği ürünlerin sergilendiği tarihî çarşı.
Ergani Ve Çayönü: Tarihin ilk yerleşik yaşam izlerini barındıran, arkeolojinin başkenti.
Malabadi Köprüsü: Silvan ilçesinde yer alan, türkülere ve efsanelere konu olmuş, dünyanın en geniş kemerli taş köprülerinden biri.
Ahmet Cemil Paşa Konağı: Kentin yemek ve mutfak kültürünün yansıtıldığı, kentin panoraması niteliğindeki konak.
Zerzevan Kalesi Ve Mithras Tapınağı: Çınar ilçesinde bulunan, Antik Roma’nın askerî sınır garnizonu ve gizemli Mithraizmin dünyadaki en iyi korunmuş tapınaklarından biri.
Dört Ayaklı Minare: Şeyh Mutahhar Camii’nin dört sütun üzerinde yükselen minaresi; dört İslam mezhebini simgeler ve altından yedi kez geçenin dileğinin kabul olacağına inanılır.
Gazi Köşkü: Asıl adı Samanoğlu Köşkü olan, Birinci Dünya Savaşı’nda Atatürk’ün karargâh olarak kullandığı tarihî yapı.
Hevsel Bahçeleri Ve Diyarbakır Surları: UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan, şehrin binlerce yıllık yaşam kaynağı ve koruyucusu olan anıtsal yapılar.
Hasuni Mağaraları: Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden biri olan, oyma kayalıklar üzerine kurulu antik mağara şehri.
Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi: Dinlerin ve kültürlerin kardeşliğinin timsali olarak ayakta duran, Süryani cemaatinin bu topraklardaki en önemli şaheserlerinden biri.
Umuyorum ki Diyarbakır’ın tarihine doğru uzanan bu yolculuğumuz, sizlerin de bu gizemli kapıları birer birer aralamanıza vesile olacaktır…
20.06.2026 - 19:20
06.06.2026 - 14:40
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir