En Uzun Yaşayan 5 Hayvan: Doğada Zamanı Yenen Canlıların Ark...
En Uzun Yaşayan 5 Hayvan: Doğa...
01:01Doğanın Milyonlarca Yıllık Sabır Eseri: Dünyanın En İlginç 1...
Doğanın Milyonlarca Yıllık Sab...
00:52Eko-Turizm Aldatmacası: Doğa Dostu Görünen Lüks Tatil Köyler...
Eko-Turizm Aldatmacası: Doğa D...
00:1214 Haziran Deprem ve Afet Günlüğü: Nurdağı’nda 4.6’lık Depre...
14 Haziran Deprem ve Afet Günl...
Ülkemiz, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla neredeyse dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ancak bunun yeterince farkında değiliz. Sadece bu mu? Elbette değil. Ayrıca günümüzden on bin yıl öncesine kadar Anadolu topraklarında kurulan medeniyetlerin bizlere miras bıraktığı soyut ve somut birçok kültürel değer ile tarihi eser de söz konusu. Ancak bu kültürel değerlerimizin ve yapıların birçoğunun kıymetini hâlâ tam anlamıyla bilemediğimiz gibi, onları turizme de gerektiği şekilde kazandıramıyoruz. Bu konuda maalesef önemli eksiklerimiz var.
Bu yazımda bir serzenişte bulunmayacağım elbette. Sadece bir gerçeğin altını çizerek, Anadolu’da kıymeti yeterince bilinmediğini düşündüğüm son derece değerli bir eserden sizlere bahsedeceğim.
Konya denilince şüphesiz herkesin aklına Hz. Mevlâna ve Alaaddin Tepesi geliyor. Ancak Konya’da öylesine bir eser var ki, görenleri hem hayrete düşürüyor hem de kendisine tekrar tekrar hayranlıkla baktırıyor. Hatta iddia ederim ki, bir kez göreni yeniden kendisine çeken bir eser.
Bundan yaklaşık 730 yıl önce inşa edilen bu yapı; barındırdığı yaban hayatı, tabii güzellikleri ve tarihi değerleriyle ülkemizin en büyük tatlı su gölü olan Beyşehir Gölü’ne ev sahipliği yapan Konya’nın Beyşehir ilçesinde bulunuyor.
UNESCO tarafından 2012 yılında Dünya Mirası Geçici Listesi’ne, 2023 yılında ise Dünya Mirası Listesi’ne alınan Anadolu’daki ahşap direkli camilerin en büyük ve en özgün örneklerinden biri olarak kabul edilen bu eserin adı Eşrefoğlu Camii’dir.
Bir türbe, kervansaray ve hamam ile birlikte külliye şeklinde 1296-1299 yılları arasında Eşrefoğulları Beyliği döneminde Eşrefoğlu Seyfettin Süleyman Bey tarafından yaptırılan Eşrefoğlu Camii, inşaat tekniğiyle yedi yüz yıl öncesinden günümüze uzanan hayranlık verici bir mühendislik anlayışını da ortaya koyuyor.
Birkaç kez ziyaret ettiğim bu camiyi her görüşümde ilk kez görüyormuş gibi heyecan ve özlem duyuyorum. 730 yıldır ayakta kalan ve tamamen ahşap bir yapı olan caminin en dikkat çekici özelliği ise tam ortasında bulunan havuzu andıran boşluk.
Bugün o noktanın üst kısmı camekânla kapatılmış durumda. Geçmişte ise kış aylarında biriken karlar bu bölüme kürenerek burada muhafaza edilirmiş. Biriken karların yavaş yavaş erimesiyle ortamın nem dengesi korunur, böylece içeride yakılan sobalardan dolayı ahşap sütunların çatlayıp kuruması önlenirmiş. Bu yöntem sayesinde cami hem uzun ömürlü olmuş hem de orijinalliğini büyük ölçüde günümüze kadar koruyabilmiştir.
Kar kuyusu olarak bilinen bu bölümün üzeri 1965 yılında camla kapatılmış ve işlevini yitirmiştir.
Beyşehir’in İçerişehir Mahallesi’nde ve Beyşehir Gölü’nün hemen yanı başında bulunan Eşrefoğlu Camii; Orta Asya’daki Semerkant ve Buhara gibi eski Türkistan şehirlerinde yer alan ağaç direkli camilerin ülkemizdeki en eşsiz örneklerinden biridir.
Eşrefoğlu Camii’ne girdiğinizde adeta insanı büyüleyen bir atmosferle karşılaşıyorsunuz. Cami, 46 ahşap sütun üzerinde yükselmekte ve bu sütunların tamamı sedir ağacından yapılmıştır.
Bu sütunların her biri, cami inşa edilmeden önce yaklaşık altı ay boyunca suda bekletilmiş. Bunun sebebi ise ağacın dayanıklılığını artırmak.
Caminin ana giriş kapısı, içeride yükselen ahşap sedir sütunları, müezzin mahfili, hünkâr mahfili, caminin tam ortasında bulunan kar kuyusu, mihrap ve minber… Her biri baktıkça insanı büyülüyor.
Böylesine ince işçilikle inşa edilmiş bir eser ülkemiz adına büyük bir gurur kaynağıdır. Ancak değerinin yeterince bilinmediği kanaatindeyim. İnsanlar buraya gelmeli, o günün teknolojik şartlarında böylesine muazzam bir eserin nasıl ortaya konulduğunu görmeli ve bundan ibret almalıdır.
Ecdadımızın gerek Selçuklu döneminde, gerek beylikler döneminde, gerekse Osmanlı döneminde ortaya koyduğu eserlerin her biri; bugün hâlâ nasıl inşa edildiğini hayranlıkla düşündüğümüz tarihi ve kültürel miraslardır.
Eşrefoğlu Camii’nin iç mekânı; ahşap, taş, çinicilik, kalem işi süslemeler, tuğla, alçı işçilikleri, kar deposu, bey mahfili, müezzin mahfili, itikâf mahalli, kündekâri tekniğiyle yapılmış minberi ve çilehanesiyle birçok özelliği bünyesinde barındırıyor.
Caminin ana giriş kapısı olarak bilinen Taç Kapı, beylikler döneminin anıtvari taç kapıları arasında yer almaktadır.
Caminin içinde bulunan Hünkâr Mahfili ise Eşrefoğlu beylerinin namazlarını eda ettikleri ve aynı zamanda beylik işlerini görüştükleri alan olarak kullanılmıştır.
Daha çok çiçek ve yaprak kabartmalı bitkisel süslemelerle bezeli olan kapı, mukarnas dolgulu kavsarasıyla muhteşem bir görüntü sunmaktadır.
Taç Kapı’dan içeri girerken, ceviz ağacından kündekâri tekniğiyle yapılmış ve üzerinde Zümer Suresi’nin 73. ayetinin yazılı olduğu ahşap bir kapıdan geçilir.
Caminin içinde, 46’sı sedir ağacından yapılmış toplam 602 adet sütun ve kiriş bulunmaktadır.
Camideki en dikkat çekici işçiliklerden biri de minberdir. Minberin tamamı ceviz ağacından kündekâri tekniğiyle, çivi ve tutkal kullanılmadan yapılmıştır. Bu özelliğiyle minber, görenleri hayrete düşürüyor.
Minberin mihraba bakan yan cephesinde güneş, yıldız ve gezegenleri sembolize eden bir gökyüzü tasviri yer alıyor. Ön cephesinde ise Arapça kufi yazıyla Allah (c.c.), Hz. Muhammed (s.a.v.) ve dört halifenin isimleri yazılı.
Minber kapısının oldukça küçük yapılmasının sebebi ise hatibin tevazu içerisinde, boynunu eğerek hutbeye çıkmasının öğütlenmesidir.
Caminin mihrabı ise altı metre yüksekliğinde olup çini mozaiği tekniğiyle yapılmıştır. Eşrefoğlu Camii mihrabı, Selçuklu çinili mihrapları içerisinde büyük ölçüde orijinalliğini koruyabilen en önemli örneklerden biridir desek yanlış olmaz.
Mihrabın üzerindeki geometrik şekiller ve bitki motifleri insana cenneti ve sonsuzluğu hatırlatmaktadır.
Mihrabın merkezindeki kabartma üzerindeki sekiz kollu yıldız Selçuklu Devleti’ni sembolize etmektedir. Etrafındaki 24 adet merkeze yönelmiş ok ise Oğuz boylarını temsil etmektedir. Okların merkeze yönelmiş olmasıyla devlete bağlılık anlatılmak istenmiştir.
Merkezden oklara doğru yayılan 24 ışın demeti ise Anadolu Beylikleri üzerine doğmuş bir güneşi simgelemektedir.
Caminin içindeki müezzin mahfili ise 1571 yılında, Osmanlı döneminde ilave edilmiştir.
Her seferinde hayranlık duyduğum Selçuklu dönemi taş ve ahşap işçiliğinin zirve örneklerinden biri olan Eşrefoğlu Camii’nin UNESCO tarafından koruma altına alınmış olması son derece önemli ve kıymetlidir.
Ancak onu asıl kıymetli kılacak şey; bu camiyi bütün dünyaya doğru şekilde tanıtabilmek ve buraya yerli-yabancı turistlerin daha fazla gelmesini sağlayabilmektir.
Hâlâ bu eseri görmediyseniz yönünüzü mutlaka Hz. Mevlâna’nın sevgi diyarı Konya’ya, oradan da Beyşehir’e çevirmelisiniz.
12.06.2026 - 00:41
06.06.2026 - 21:08
23.05.2026 - 23:35
17.05.2026 - 19:01
08.05.2026 - 20:01
01.05.2026 - 22:11
26.04.2026 - 13:16
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir