Mudurnu Tımaraktaş Köyü’nde Taşkın: Dereler Taştı, Araziler...
Mudurnu Tımaraktaş Köyü’nde Ta...
14:18Hobi Bahçeleri Yıkılacak mı? Meclis Kararı Sonrası Eski ve Y...
Hobi Bahçeleri Yıkılacak mı? M...
06:0011 Haziran Perşembe Türkiye Deprem ve Afet Günlüğü: Adana’da...
11 Haziran Perşembe Türkiye De...
03:50Sadece Anadolu’da Yetişen Nadir Türler Dünya Botanik Mirası...
Sadece Anadolu’da Yetişen Nadi...
Hakkâri, ülkemizin en doğusunun güneyinde yer alan; İran ve Irak’a sınırı bulunan önemli illerimizden biri. Coğrafi konumu nedeniyle dağlık ve engebeli bir arazi üzerine kurulu olan şehir, benzersiz tabii güzellikleri ve zengin kültürel dokusuyla görülmeyi hak eden özel bir yer. Özellikle Zap Nehri ve Zap Vadisi müthiş bir güzellik ortaya koyuyor.
Bundan dört yıl önce de Hakkâri’yi ziyaret etmiştim; ancak o ziyaretim sadece il merkeziyle sınırlı kalmıştı. Bu kez ise Yüksekova, Çukurca ve Esendere Gümrük Kapısı gibi farklı bölgeleri de görme fırsatı buldum.
İstanbul’dan Türk Hava Yolları’nın tarifeli uçuşuyla Van’a geldim. Yüksekova’daki havalimanı tadilatta olduğu için mecburen Van’a uçuş gerçekleştirdim. Van Havalimanı’nda Hakkârili ve Yüksekovalı dostlarımız bizi karşıladı. Önce Van’da güzel bir Van kahvaltısı yaptık. Akabinde birkaç ziyaret gerçekleştirip Yüksekova’ya doğru hareket ettik.
Van ile Yüksekova arası yaklaşık iki saatlik bir yol. Van’ın Başkale ilçesinden sonra, Başkale’nin kuzeyindeki Havil Dağları’ndan doğan ve Türkiye’nin en hızlı akan nehri olma özelliği taşıyan Zap Nehri yol boyunca bize eşlik etti. Yeni Köprü mevkiine geldiğimizde Yüksekova istikametine döndük ve Başkale’den beri bizi takip eden Zap Nehri’nden ayrıldık. Bu kez başka bir nehir bize eşlik etmeye başladı: Yüksekova’dan doğup gelen Nehil Nehri…
Kıvrımlı yollardan ilerleyerek Yüksekova’ya ulaştık. Konaklayacağımız otele geçip dinlenmeye çekildim.
Ertesi gün il merkezine doğru hareket ettik. Gece ilçeye geldiğimiz için çevreyi görememiştim. İl merkezine doğru yol aldığımızda Yüksekova’nın dağlarla çevrili, yaklaşık 2 bin rakımlı bir yer olduğunu gördüm. Dağların tepesi beyaz örtüyle kaplıydı. Kar, ilçeye biraz soğuğunu yansıtsa da ortaya çok güzel bir görüntü çıkarıyordu.
Nehil Nehri boyunca uzanan çift yönlü yoldan, Doğu Anadolu Bölgesi’nin tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış il merkezi Hakkâri’ye doğru ilerledik.
Yol boyunca sağlı sollu, Doğu’nun muzu olarak bilinen; yüksek besin değerine sahip ışkın, uşkun, uçkun ya da ışgın olarak adlandırılan bitkiyi satanlara rastladık. Yol boyu yemek için bir demet ışkın aldık.
Latince adı “Rheum ribes L.” olan ışkın otu, kaya çıkıntılarında yetişen çok yıllık otsu bir bitki. Dağ muzu ya da yayla muzu olarak da isimlendirilen ışkın, Türkiye dâhil birçok coğrafyada yabani olarak kendiliğinden yetişiyor.
Türkiye florasında Doğu Anadolu Bölgesi’nde, 1000-4000 metre yükseklikte yetişen ve boyu 40-150 santimetre civarında olan ışkını çok zor şartlarda topladıklarını söyledi, satın aldığımız kişi. Yol boyunca genellikle ışkın satan çocuklara da rastladık. Okul harçlıklarını çıkardıklarını söylediler.
Yeni Köprü mevkiine geldiğimizde tünelden geçerek Van’dan gelen Hakkâri yoluna döndük. Bu arada Yüksekova ile Yeni Köprü arasında bölünmüş yol yapılıyor. Çalışmalara da şahitlik ettim.
Van’dan gelen yol bölünmüş yoldu. Yüksekova’dan beri bizi takip eden Nehil Nehri, Yeni Köprü mevkisinde Zap Nehri ile birleşiyor. Bu kez yol boyunca bizi Zap Nehri takip etmeye başladı.
Hakkâri’ye yaklaşık 30 kilometre kala yol birden bitiyor. Sebebi ise birkaç ay önce meydana gelen heyelan… Heyelan nedeniyle yol kapanmış, tabii bir baraj oluşmuş ve Zap Nehri yolu adeta yutmuştu.
Bir süre valilik tarafından açılan alternatif yolla devam ettik. Tekrar bölünmüş yola bağlandığımız noktada askerî birliklerin inşa ettiği demir köprü üzerinden geçtik ve Zap Nehri solumuzda kalacak şekilde Hakkâri istikametine devam ettik.
Depin denilen ve dinlenme tesislerinin bulunduğu, manzarası mükemmel olan bölgeyi geçtikten kısa süre sonra il merkezine ulaştık. Doğruca soluğu valilikte aldık.
Birkaç ay önce göreve başlayan, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden okul arkadaşım olan Vali İbrahim Taşyapan’a hayırlı olsun ziyaretimizi gerçekleştirdikten sonra yine aynı fakülteden arkadaşım olan İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Orçun Cüneyt Zor’u ziyaret ettik. Daha sonra çok geç olmadan tekrar Yüksekova’ya döndük.
Çarşamba gününü Yüksekova’da geçirdik. İlçe Kaymakamı Mustafa Akın’ı ziyaret ettikten sonra İran sınırımız olan Esendere’ye geçtik.
Burada görev yapan jandarma uzman çavuşlarla sohbet ettik. Benim için hoş bir sürpriz oldu. Manisalı, Salihlili ve Somalı iki uzman çavuşla karşılaştım. Bir anda sarmaş dolaş olduk. Yine Esendere Gümrüğü’nde çalışan başka bir Somalı hemşehrimizle de karşılaştık.
Gümrük müdürümüzle tanışıp hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Bölge hakkında bilgiler aldık. İran’dan gelenlerle görüştüm. Türkiye’ye alışverişe gelmişlerdi.
Her ne kadar savaş nedeniyle İran’dan gelip gidenler azalsa da hâlâ bir hareketlilik olduğunu öğrendim. Karşılıklı vize olmayınca tıpkı Kapıkule’de olduğu gibi burada da ciddi bir ticari canlılık oluşuyormuş.
İran’dan gelip ellerinde birkaç bidon yağla gümrüğe yönelenlere fiyatları sordum. “Türkiye şimdilik daha ucuz” dediler.
Savaş öncesinde bölgede çok daha ciddi bir hareketlilik olduğunu, hem İran’dan hem Türkiye’den günübirlik gidip gelenlerin bulunduğunu öğrendim.
Perşembe günü yönümüzü Çukurca’ya çevirdik.
Daha önceden Çukurca’ya gitmek adeta bir hayaldi. Terörle anılan bu yer aslında turizm açısından son derece kıymetli bir bölge.
Çukurca’ya gitmeden önce bölge hakkında biraz araştırma yaptım. Bununla birlikte valilik ziyaretimde rafta gördüğüm ve 2004 yıllarında Çukurca Kaymakamlığı yapmış olan Ünal Coşkun’un kaleme aldığı “Sınırdaki Cumhuriyet” kitabını bir günde okuyarak o yıllarda ilçenin durumunu ve terör dolayısıyla yaşananları zihnime kazıdım.
Bu kitabı bölgeyi tanımak adına herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Başta siyasetçiler, ilim erbabı ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri olmak üzere aslında 86 milyonun okuması gereken bir eser.
Bir zamanlar terörün merkezi olan Çukurca, bugünlerde yerli turistlerin ziyaretiyle yeniden canlanıyor.
Sabah erken saatte yola koyulduk. Çukurca’ya, Depin denilen bölgeden devam edilerek; çetin dağların arasından, Zap Nehri boyunca kıvrım kıvrım uzanan yoldan ilerlenerek ulaşılıyor.
İlçeye yaklaştıkça güzellik daha da artıyor. Haşin dağların bazıları adeta kalemle çizilmiş gibi.
Beytüşşebap-Şırnak yol ayrımına geldiğimizde, dört yıl önce Hakkâri’ye Şırnak tarafından geldiğim yolu yeniden hatırladım.
Zap Nehri çok hırçın ve haşin akıyordu; önüne geleni silip süpürecek gibiydi. Bazı noktalarda nehir daralıyor ve o andaki akışı gerçekten görülmeye değer hâle geliyordu. Şelaleyi andıran yükselip alçalan bir akış vardı.
Doğanlı, Taşbaşı, Geçimli ve Narlı köylerinden geçtik. Taşbaşı adına nispetle dağlardaki kayalar sanki insanın üzerine gelecekmiş gibi duruyordu. Köy içinde de taş yapılar dikkat çekiyordu.
Narlı Köyü Kaynaklı Mezrası’nda menengiç ağaçları aşılama projesinin uygulandığını gördüm ve çok sevindim.
Yol boyunca korucuların nöbet tuttuğu küçük, kurşun geçirmez taş yapılara rastladık.
Çukurca’ya yaklaştıkça tabiat bambaşka bir güzelliğe bürünüyor. Yeşilin her tonunu görmek mümkün. Yol boyunca mini şelaleleri andıran sular gürül gürül akarak Zap Nehri’ne karışıyor ve nehri daha da coşturuyordu.
Nihayet, Urartu Medeniyeti’nin ilk yerleşim yerlerinden biri olarak bilinen ve Abbasiler döneminde “mir” adı verilen Çukurca’dayız.
Bir zamanlar Yahudilerin, Nasturilerin ve Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı ilçeye Kürtçe’de “Çele” deniliyor.
Rakımı yüksek olmaması nedeniyle kışları görece ılıman geçen Çukurca’da, baharla birlikte beyaz örtü yerini yemyeşil bir bitki örtüsüne bırakmıştı.
İlçe toprakları oldukça verimli. Başta incir ve nar olmak üzere birçok meyve yetişiyor.
İlçenin en dikkat çeken ürünü ise yüzde 100 yerli tahin. Buradaki tahin sadece Türkiye’de değil, dünyada da oldukça meşhur. Üreticiler tahinlerini birçok yere gönderiyor.
İlçeye ulaştığımızda ilk olarak taş yapı olarak inşa edilmiş bir binada hizmet veren Zap Lokantası’nda yemek yedik.
Yemek menüsü de tamamen yöreseldi.
“Devin” adı verilen, yöredeki otlarla pirinç eklenerek yapılan bir çeşit ayran çorbası içtik. Bu lezzeti gerçekten çok beğendim.
Ardından yörede “tırşık” olarak bilinen, bizim ise içli köfte olarak tanıdığımız yemekten yedik. Kemik suyuyla servis edilen, sumak ekşili tırşık gerçekten çok lezzetliydi.
Son olarak yaprak sarma yedim. O da inanılmaz lezzetliydi.
Biz lokantaya girdiğimizde İstanbul başta olmak üzere farklı bölgelerden gelen yerli turistlerle karşılaştık. Tarihi, kültürel ve tabii dokusuyla görülmeyi hak eden Çukurca’yı gezmeye gelmişlerdi.
Yemekten sonra önce İlçe Kaymakamı Emre Cebeci’yi, ardından Belediye Başkanı Nazmi Demir’i ziyaret ettik. Son derece hoş bir sohbet gerçekleştirdik.
Belediye ziyareti sonrasında ilçede restore edilen, Ermenilerden kalma 700-800 yıllık taş evleri gezdik. Restore edilen taş evlerden biri kütüphane, misafirhane ve kafe olarak kullanılmaya başlanmış.
Dağın yamacındaki Ermeni taş evleri gerçekten görülmeye değerdi.
2004 yılında bölgede görev yapan Kaymakam Ünal Coşkun kitabında, bölgede Yahudilerin ve Nasturilerin yaşadığından sıkça bahsediyor. Terör olaylarını körükleyen yapıların genel olarak bunlar olduğunu ifade ediyor.
Dağın hemen yamacına kurulmuş ilçe, Irak’ın komşusu. Dağın öbür tarafı Kuzey Irak… Dağ, bir anlamda iki ülke arasındaki sınırı oluşturuyor.
Terör dönemlerinde Kuzey Irak tarafından gelen gruplar oluyormuş.
İlçe gerçekten beni çok etkiledi. Tabii güzelliğinin yanı sıra binlerce yıllık tarihi ve kültürel yapısı nedeniyle mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir yer.
Her şeyin ötesinde, terör sonrası yüzleri yeniden gülen halkın misafirperverliği ise bambaşka bir güzellikti.
Ayrıca ilçede bulunan tabii mineralli termal sular da sağlık turizmi açısından son derece kıymetli ve önemli.
Çukurca dönüşünde Depin’de yediğimiz ızgara alabalık ise tarifsiz bir lezzetti.
Hakkâri’nin eşsiz tabii güzelliklerinden biri olan Cilo Dağları’nın yüksek zirveleri; trekking ve doğa yürüyüşü yapmak isteyenler için ideal bir destinasyon.
Yine Pers, Roma ve Osmanlı dönemlerine ait izler taşıyan şehir merkezindeki Hakkâri Kalesi de görülmeye değer önemli yapılardan biri.
Zamanımız çok olmadığından gidemedik; ancak Zernek Şelalesi de mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden biri.
Yöresel yemekleriyle de dikkat çeken Hakkâri, Doğu’nun parlayan yıldızlarından biri. Özellikle Yüksekova, geleceğin Türkiye’sinin Paris’i olmaya aday.
Buralara mutlaka gelmeli ve görmelisiniz.
Ülkemizin güzellikleri, gerçekten bütün dünyayı kendine hayran bırakacak kadar etkileyici.
Beş gün boyunca Hakkâri’de bizi misafir eden Azer Atak ve Dilgeş Atak kardeşlerime, ayrıca ailelerine kalbi teşekkürlerimi iletmeyi bir borç bilirim. Sağ olsunlar, var olsunlar.
Yine bizi makamında ağırlayan Valimiz İbrahim Taşyapan’a, ilçe kaymakamlarına ve Çukurca Belediye Başkanı Nazmi Demir’e gösterdikleri ilgi ve misafirperverlik için ayrıca teşekkür ederim
06.06.2026 - 21:08
30.05.2026 - 13:22
23.05.2026 - 23:35
08.05.2026 - 20:01
01.05.2026 - 22:11
26.04.2026 - 13:16
BİR CEVAP YAZ
E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir