Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim
'Vefa' Bizi En Çok Seven ve En Çok Sevmemiz Gerekenle Başlar
'Vefa' Bizi En Çok Seven ve En Çok Sevmemiz Gerekenle Başlar

Tüm annelere....

 

“Kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya.”
G. Akın

.....

Bu kez farklı bir anlatı denedim.

Sürçülisan ettiysek affola.

......

İlki,

Otuz sekiz.

Diğeri,

Otuz yedi yıl önce.

Ben fakirin, muhataplarına yazmış olduğu iki mektuptan yola çıktım.

İçeriklerinden değil de;

Geçen zaman zarfında, mazrufların başına gelenler üzerinden “vefa” duygusunu irdelemek geldi içimden.

Zira,

İnsana vefası olmayanın, kâinattaki hiçbir varoluşa faydası olmayacağı kanaatindeyim.

Otuz yedi yıl önce yazılmış mektubu arşivinde saklayarak yakın zamanlarda benimle paylaşan çocukluk arkadaşım, dostum;

beni bahtiyar ederken,

Otuz sekiz yıl önce Tıbbiye dördüncü sınıftayken, 1988’de PTT’nin başlattığı “2000 yılına mektup” kampanyasının kışkırtıcılığı üzerine;

abi kardeş gibi büyüdüğümüz küçük kuzenime hitaben kaleme aldığım mektubun;

yıllar sonra maruz kaldığı nobranlığı hatırlatacağını ve hüzünleneceğimi nereden bilebilirdi!

.......

Aslında altta okuyacağınız satırlar, kişisel denilebilecek güncel bir mektup.

Lakin, içeriğin siz değerli okurla da paylaşılabileceğini düşündüm nedense.

Biçeşit sizlerle de hasbihâl olarak kabul buyurun.

..........

Yıl 1988.

Thatcher, Reagan, Gorbaçov ve Özal’lı yıllar.

Ülkemizde yerli ve millî tonton amca vesilesiyle serbest piyasa ekonomisinin şahlandığı,

tüketim toplumuna yeni yeni evrilmeye başladığımız yıllar...

...... ....... ......

İran-Irak Savaşı.

Saddam’ın piyon olarak İran’a karşı kışkırtıldığı savaşın son yılı.

Yeşil Kuşak Projesi’nin devreye girdiğini çok sonra öğrendiğimiz Afganistan işgalini romantize ettiğimiz zamanlar...

Aynı proje kapsamında Türkiye’de, merkezinde din istismarının olduğu;

seküler eğitim imkânlarının malum cemaate altın tepside sunulduğu, sonrasında gemi azıya alacak denli palazlanacağını henüz deneyimlemeye başladığımız yıllar...

Diğer yandan İmam Hatip okullarının arka bahçe olarak kullanıldığı, benim de içinde yer aldığım;

tarikatların siyasallaşması şeklinde yol alan şeriatçı yapıların politize edildiği yıllar...

Hemen hemen her birimizin birine ya da diğerine savrulduğu ve geri kalanlarımızın pusulasız kaldığı yıllar...

Din eksenli iki yapının gittikçe kutuplaştırıldığı, birbirinden hazzetmediği; psikolojik savaş ve rekabetin süregittiği yıllar...

Ne yazık ki iki yapının birbirine kırdırıldığını henüz yaşamamışlığımızın yirmi küsur yıl öncesi...

...... ...... .....

Tıp ikinci sınıftayım.

PTT’nin sıra dışı kampanyası;

“2000 yılına mektup.”

.....

Ona diye aslında kendime yazmıştım, denize attığım potkalı bulacakmışım gibi.

Yaşça büyüktüm.

Annesi annemdi. Hâlâ da öyle.

Ne güzel günlerdi.

Abi kardeş gibiydik.

Zamanla farklı kutuplarda yol aldık.

Manevi bağımız gittikçe zayıfladı.

O, kriptofethullahçılığa; ben pozitivizme henüz savrulmuştuk!

Tek taraflı olarak insani ilişkimiz fesholdu.

Halamın evinde geçirdiğim o huzur dolu günleri,

“sığıntı” olmaklığa vardıran tornistan!

“Böyle mi olacaktı?” sükûtuhayali..!

......

Muhabbet azalabilir, anlarım; ancak asgari insani nezaket nasıl zül olabilirdi?!

Oluyormuş, öğrendim.

“Varak-ı mihr ü vefayı kim okur kim dinler.”

.....

Yıllar sonra üvey abisini bulup muhabbeti artırınca pabucumu dama atması gerekliymiş gibi!

Biri kan bağı, diğeri gönül bağıyken!

Sanki yürekte muhabbet çoğalınca daralırmış gibi!

....

İki bine doğru...

Kuzen,

Mektupta belirttiğim adresten aynı semtte yakın bir yere taşınalı çok olmuştu; ancak adresin yazılı olduğu evde halası kalıyordu.

On iki yıl...

Hâliyle unutuveriyorsun.

.....

“2000’e mektuplar dağıtılmaya başlandı” haberi sonrasında merakla yüreğim pırpır etti.

Yukarıda belirttiğim gibi, onca yıl sonra ki bana ne demiş olabilirdim?

Büyük bir heyecanla kuzeni aradığımda tarifsiz ve olabildiğince kaba, umursamaz tavırları bir yana;

hakarete varacak bir perdeyle:

— Ne mektupmuş ya!

...

Hasılı, deneyimim başarısızlıkla sonuçlandı.

Potkalıma ulaşamadım.

....

Kırılmıştım evet; ancak iki bin yılına yazdığım mektubumun cevabını almış oldum aslında!

Onca yıl sonra mektubumu “taş bir kalbe” yazmış olduğumu deneyimlemiş oldum!

.....

İnsan değişir, hatıralar olduğu gibi kalır.

Gökyüzü gibi.

Canı sağ olsun.

Allah akıbetimizi hayreylesin.

..... ..... .....

Yıllar yıllar sonra benimle orijinal hâli paylaşılan mektuba gelince;

.....

Yıl 1989.

On iki değil, tam otuz altı yıl önce.

Yirmi bir yaşlarımızda, nice umutlara yelken açtığımız zamanlar...

Hayal ederken;

yaşadığımızın hayatımız olduğunu henüz öğrenemediğimiz toyluk zamanları...

Başımızda kavak yelleri, aklımız bir karış havada.

.....

Nice karşılıksız dostluklar, hesabilik uğrunda kin ve nefret harmanında savruldu!

“Bir Ömürlük Misafir” olduğumuzu unuttuk.

Ölmeyecekmiş gibi yaşar dururken, ölenler hep başkaları oldu.

Değil mi ki hayat varsa ölüm; ölüm varsa hayat yok!

Ölen, öldüğüyle kalır; bakarsın ki sen hâlâ yaşarsın.

Şimdilik.

Öleceğini biliyor olmanın ağır yükünü zihninden böyle atarsın ki;

haklı olduğun ölçüde naçarsın.

....

“Trajik İnsan” der Nietzsche.

O akıl küpü koca insan;

kendinin yani insanın kaderini iki kelimeye sığdırır ve son noktayı koyar:

“Amor Fati”

Yani “Kaderini Sev.”

....

Meğer,

“Aşk imiş her ne var âlemde, ilim bir kîl ü kâl imiş ancak.”

Aklın zirvesi “Hiçlik”se, aşkınki “Divanelik”...

Bencileyin dile döker, divane susar söyler.

Söz ki uçar, yazı ki kalır.

İkisi de gider.

Kala kala bir “Ah” kalır.

Burada sözü Şeyh Galib’e bırakma vakti:

“Ah minel aşk ve hâlâtihi...”

....... ....... .........

İki mektup...

....

Biri,

Acemi fakat samimi dostluğun tatlı hüznünü kalemden kâğıda damıtmış.

Yıllar sonra yaşayan hatıralar.

Kâğıt hâlâ ıslak.

Dimağımdaki tadı “Vefa”.

Otuz yedi yaşında.

Diğeri,

Nahif duyguların geleceğe “taş baskı” yollandığı; on iki yıl kuluçkada bekledikten sonra apansız “taş bir kalbe” çarpan ve kristal avize gibi tuz buz olmuş!

On iki yıllık esaretten sonra kaybolan hatıralar!

Damağımda kuruluk, dimağımda “bî-vefa”...!

...... ........ .......

Tiryaki bir kalpten hadsiz son söz:

Unutma ey insan!

İnsanı zaman tüketir, sen değil.

Ardında kırdığın canlar...

Üç değil, beş değil..!

....

Hüzün eyvallah ama kin asla.

Son söz yine Yunus’tan:

“Biz kimseye kin tutmayız
Düşmanımız kindir bizim.”

İncitme! İncitme! İncitme!

Bırakalım iyilik kazansın.

.....

Zamâne Molla Kasım’ından nameler dinlediniz.

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !