Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim
Tam Bir Cin…
Tam Bir Cin…

“Yoktur öyle biri. Atıyorlar!”

Önce kitabın adını vermeyi düşündüm.

Vazgeçtim.

1872’de yayımlanan roman, 1829-1832 arası İngiltere’sini bir kasabadaki gündelik hayat üzerinden irdeliyor.

Dönem romanı.

Britanya siyasi tarihinin en hareketli yılları…

Diyeceksiniz ki bize ne İngilizlerin o döneminden?

Maalesef öyle değil.

O dönemin “süper gücü”!

O günden bugüne dünyadaki gelişmeleri İngiliz tarihinden bağımsız telakki etmek, aya seyahat eden astronotların izlenimlerini dinlemek gibi bir şey.

Son dönem dünya tarihi!

Özelde Osmanlı, Siyonizm ve Orta Doğu tarihi demek, büyük ölçüde İngiliz tarihi demek!

İşinize gelir gelmez.

O ayrı konu!

O tarihlerde İngiltere’de…

Ülke genelinde seçim sistemini değiştiren I. Reform Yasası’nın kabul edildiği;

Sanayi Devrimi sonrasında geleneksel tarım ve toprak düzeninden modern sanayi toplumuna geçiş sancılarının yanı sıra;

Tıbbi ve teknolojik yeniliklerin de etkisiyle geleneksel yapıların çatışması ekseninde cereyan eden olaylar ele alınıyor…

Romanda…

İngiltere’de bunlar olurken ilginçtir, birkaç yıl sonra, 1839’da, Osmanlı Devleti’ni yenileme ve Batılılaşma amacıyla Sultan Abdülmecit tarafından Tanzimat Fermanı ilan edilir.

Can alıcı fark şu!

İngiltere…

Kendi dinamiklerinin yol açtığı sancılarla boğuşurken…

İkincisi,

Yani Osmanlı,

Kendi dışında yepyeni bir gelecek tasarımını zorlayan keşifler, Sanayi Devrimi, tıbbi ve teknolojik bilimsel gelişmelerden zerre nasibini almamıştır.

Hâliyle yeni dünya dinamiklerinin yarattığı tsunami etkisi, Osmanlı’yı ve sonrasında Cumhuriyet Türkiye’sini hâlâ sürüklemeye devam etmektedir!

Bizler hâlâ bunu deneyimlemeye devam eden bir nesiliz desem abartmış olmam.

Tarihsel açıdan iki yüz yıl çok da uzun bir süre değil!

Yazıya başlarken beni bir şeyler karalamaya sürükleyen asıl neden, böylesi bir tarihsel okumayı paylaşmak hiç değildi.

İlerleyen satırlarda “Nereden nereye?” diyeceğinizi duyar gibiyim!

Asıl konuya gelmeden bir girizgâh yapmak gerekti.

Laf lafı açtı.

Uzattım.

Farkındayım.

Romanın yarısındayım.

O zamanlar geniş arazilerin sahipleri var. Bizdeki ağalık gibi herhâlde.

Feodal beyler…

Topraklarını kiraya veriyor.

Tabii kiralayanın başka bir seçeneği olmadığı için köle-efendi ilişkisi şeklinde tezahür etmesi kaçınılmaz.

Uçsuz bucaksız toprağı olan bir baron, yani ağa…

Tek başına baş edemeyeceği için sanırım bizdeki karşılığı “kâhyalık” olan bir kurumsal yapı devreye giriyor.

Okuduğum bölümde;

Onurlu bir adam. Vaktiyle birine kâhyalık yapmış.

Kâhyalığı sırasında baron ile kiracıları arasında adil davranmaya çalışması belli ki baronu tatmin etmemiş!

Nitekim böylesi bir konumda gücü elinde tutan…

Adil olmanızı değil, tam tersine, tahakkümü altındakilere karşı gücünün daha nobran kullanılmasını, kendi menfaatinin ön planda tutulmasını ister.

Hatta bu aracı konumdakinin, yani kâhyanın, yardakçılığını pekiştiren kraldan fazla kralcı davranışlarını yadırgamaz.

Kâhyanın “kötü polisi” oynaması nedeniyle kendisine gebe olanlara karşı kılını kıpırdatmadan “iyi polis” olmasını sağlamasına içten içe sevinir.

Bu durum, yazıya dökülmemiş mükemmel bir anlaşma gibidir.

Günümüzde de böyle değil mi?

Patronaj sisteminin geçerli olduğu her sektörde…

Patronlar, tüm olumsuzlukları absorbe edecek “midye” vasıflı yöneticiler aracılığıyla kendilerine “ulaşılmaz”…

Hatta “kadirbilir” olma lüksünü satın alırken, “midye” yöneticilerin kaprisine boşuna katlanmazlar!

Al gülüm ver gülüm.

Roman kahramanımız ne yazık ki böyle davranmaz.

Hâliyle kovulur.

Yıllar sonra kıymeti takdir edilmiş…

Tekrar çiftliklerin başına geçmesi için gönderilen davet mektubudur okuduğu!

O sırada yüzünde beliren mağrur tebessümün ardından hanımı, oturduğu koltuğun arkasına gelir.

Şefkat duygularıyla başını eşinin kafası üzerine koyar.

Gurur okşayan ifadeleri okuduktan sonra çocuklarına hitaben:

“Babanız için büyük bir şereftir bu, çocuklar. Yıllar önce onu işten atanlar şimdi yeniden işe almak istiyorlar. Demek ki işini çok iyi yapmış. Bu yüzden yokluğunu hissetmişler.” der.

Bana bu yazı için ilham veren ve çocuklardan birinin babaları adına duyduğu gururu ifade eden kısacık cevaba gelelim:

“Yaşasın, tıpkı Cincinnatus!”

diye bağırdı!

Cümle akışından bir mana çıkardım ama tatmin olmadım.

Belli ki çevirmen de bulamamış ki o ismin çağrışımının bilinmesi ön kabulünü baz almış.

Anlaşılır olması açısından şöyle bir örnek ufuk açıcı olabilir.

Davranışlarını sıraladığınız biri için şöyle bir cevap verilmiş olsun:

“Maşallah, adamda Eyüp sabrı varmış!”

Bu cevabı okuduğunuzda verilmek istenen mesajla ilgili tüm çağrışımlar yerli yerindedir.

Teferruata gerek yoktur.

“Tıpkı Cincinnatus!” da aynı.

Ancak benim müktesebatımda örnek verilen şahısla ilgili bir birikim olmadığından, verilmek istenen mesaj havada kaldı!

İnternet çağından önce bu ismin kavramsal karşılığını araştırıp bulmak epey çetrefil olsa gerek!

Belki seküler eğitimden geçenler ya da “misyoner” okullarından mezun olanlar böyle bir birikime sahip olabilir.

Öyle ya…

İlkokul sonrası ortaokul ve liseyi dışarıdan bitiren, yarım yamalak medrese eğitimli birinin dağarcığında olmaması şaşırtıcı değil.

Birikimine güvendiğim İstanbul Erkek Lisesi mezunu dostum da ilk defa duyduğunu söyleyince bende minik bir keşif yaptığım hissiyatı oluştu!

“Tıpkı Cincinnatus ne demek?” diye sordum.

Yapay zekânın birebir cevabı:

“Tıpkı Cincinnatus” ifadesi;

Gücü ve makamı kişisel hırs için istemeyen, görevini bitirince hiçbir çıkar gözetmeden sade hayatına ve işine geri dönen, aşırı erdemli ve alçakgönüllü kimse anlamında kullanılır.

Bu benzetme şu tarihî ve kültürel kökene dayanır:

Quinctius Cincinnatus:

MÖ 458 yılında Roma, büyük bir savaş ve kriz sırasında;

Tarlasında çift sürerken devletin başına geçmesi, yani diktatör olması için çağrılan Romalı kahramandır.

Kendisine mutlak yetkiler verilmesine rağmen, tehlikeyi atlatıp Roma’yı kurtarır kurtarmaz bu büyük gücü elinde tutmayı reddetmiş, tüm ısrarlara rağmen yetkisini hemen bırakarak tarlasına geri dönmüştür.

Siyasi hırstan uzak durarak kamu görevini şahsi çıkara alet etmeyen tarihî liderlere ilham olmuş, örnek bir erdem sembolüdür.

Roman içerisinde babasını onore eden çocuğun vermek istediği mesajı fazlasıyla aldım.

Ancak böyle bir karakterin gerçekten tarihte var olduğuna dair kuşkularım hâlâ devam ediyor!

Gözümde canlandırıyorum!

Tarladasınız.

Ekip geliyor:

“Baba, Roma elden gidiyor. Bırak şu kazma küreği ne olur!”

Siz de alnınızdaki teri siliyorsunuz.

Savaşı kazanıyorsunuz.

Avaneler yalvarıyor, yakarıyor:

“Kurtar bizi baba!”

Siz de bütün bu ikbali elinizin tersiyle itiyorsunuz:

“Çocuklar, bana müsaade. Tarlam yarım kaldı!”

Böyle bir hikâyeden sonra merhum Erbakan’ı yâd ederek;

“Hadi oradan, hadi oradan…”

diyesim geldi.

Hele;

“Kurtar bizi baba!” diye sarıldığımız,

12 Mart Muhtırası’ndan sonra şapkasını altı defa alıp gitmek zorunda kalan…

Yedi kere iktidara gelmeyi başarmış “Çoban Sülü”nün nesli olarak…

Hayvan terli!

Kusura bakmayın.

Gerçi merhum Erdal İnönü’nün Türkiye usulü siyaseti deneyimledikten sonra siyasetten elini eteğini çekmesi az şey değil!

Hâl böyle olunca Cincinnatus’un efsanevi bir karakter olma olasılığı çok yüksek geliyor bana!

Olsun varsın.

Hiç olmazsa erdemli davranışları tanımlamak için “kavram” hâline gelmesi bile anlamlı!

Ha, bu arada!

Diyalog romanda…

Olay Roma’da gerçekleşiyor!

İnanılması neredeyse imkânsız bu durumun ülkemiz adına bir çağrışıma vesile olması düşünülemez bile!

Akıl var, izan var, değil mi?

Hele bu zamanda!

Nâzım Hikmet’in o veciz ifadesiyle:

“Topraktan öğrenip kitapsız bilenler”in akıbetini;

Yaşar Kemal’in bize haber vermesi üzerinden yarım asırdan fazla geçmişken!

“O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler!”

Böylesi erdemli şahsiyetler, Doğu irfanında menkıbeler;

Batı kültüründe destansı anlatılarla neredeyse insanüstü bir karaktere dönüştürülür!

Zihinsel akışım beni bizim kültürümüzde de böylesi epik bir şahsiyete sürükledi.

İbrahim Ethem Hazretleri!

Belh’in sultanı iken tacı tahtı bırakır.

Kendini züht ve takvaya verir.

Hakkında birçok mistik menkıbe günümüze kadar dilden dile anlatılagelir, malumunuz.

Bunlardan birinde…

Başkasına yük olmamak, alın teriyle çalışarak geçimini sağlamak için yollara düşer.

Karlı ve dondurucu bir kış gecesi…

Sığınacak bir yeri olmadığı için yıllar önce hükümdarken kendi parasıyla yaptırdığı camiye girer ve bir köşede sabahlamayı düşünür.

Ancak caminin bekçisi onu görür, tanımadığı bu yabancıyı hırpalayarak dışarı atmak ister.

Bekçi:

“İbrahim Ethem, senin gibi çulsuzlar, miskinler uyusun diye yaptırmadı bu camiyi!” diyerek onu bacağından sürükleyip dışarı fırlatır.

İbrahim Ethem Hazretleri, nefsine kibir gelmesin diye “Bu camiyi ben yaptırdım.” demez ve sessizce oradan uzaklaşır.

Dışarıdaki dondurucu soğukta yürürken ışığı yanan bir ekmek fırını görür. Kapıyı çalar ve fırıncıdan sabaha kadar içeride oturmak için müsaade ister.

Fırıncı ona yer gösterir ancak sabaha kadar İbrahim Ethem ile hiç konuşmadan, sadece işine odaklanarak çalışır.

Sabah ezanı okunduğunda fırıncının mesaisi biter.

Fırıncı ancak o zaman İbrahim Ethem’e dönerek selam verir, hâlini hatırını ve ismini sorar.

İbrahim Ethem Hazretleri şaşırarak:

“Saatlerdir buradayım, neden şimdiye kadar benimle hiç konuşmadın?” diye sorar.

Fırıncı şu ibretlik cevabı verir:

“Ben bu fırında işçiyim. Evde çocuklarım ve bakmakla yükümlü olduğum yetimler var. Buraya geldiğin vakit benim mesai saatimdi ve ben patronun zamanını harcayarak seninle konuşamazdım. Kazancıma haram karıştırmak istemedim. Şimdi ezan okundu, mesaim bitti ve kendi zamanımdan seninle rahatça konuşabilirim.”

Fırıncının bu yüksek ahlakından ve helal lokma hassasiyetinden çok etkilenen İbrahim Ethem Hazretleri:

“Sen ne güzel bir adamsın. Allah’tan isteyip de kabul olmayan bir duan oldu mu?” der.

Fırıncı:

“Ben Allah’tan ne istediysem bana verdi. Yalnızca bir duam kabul olmadı. Yıllardır Allah’a, tacını tahtını bırakıp derviş olan İbrahim Ethem Hazretleri’ni bana göstermesi için yalvarırım. Bir tek onu göremedim.” der.

Hikâyenin vurucu sonu ise İbrahim Ethem Hazretleri’nin şu sözleriyle biter:

“Müjde, Allah senin o duanı da kabul etti. O Allah öyle büyük bir Allah’tır ki fırıncının duası kabul olsun diye İbrahim Ethem’i bacağından sürükletir, kafasını merdivenlere vurdurur ve ayağına kadar getirip sana gösterir…”

Mütercim ben olsaydım, Batı kültür kodlarına hâkim birisi tarafından rahatça anlaşılacak bir kavramın yerine…

O kodlara yabancı, bizim gibi bir hedef kitlenin anlayabileceği kavramlar kullanırdım.

Nitekim mütercimlik, birebir kelimeleri değil, anlamı aktarmayı dert edinmeli asıl!

Mesela çocuğun babasını onore eden ifadesini motamot aktarmak yerine:

“Yaşasın, tıpkı İbrahim Ethem!”

diyesiymiş, daha iyi olurmuş sanki!

Gerçi;

Batı,

Hristiyanlığın etkisiyle tu kaka ettiği antik kültürü Müslümanlar aracılığıyla tekrar keşfetmiş.

Hâl böyleyken antik kültür müktesebatının Müslümanların müfredatında olmaması da başlı başına akademik bir araştırma konusu!

İlgili gençleri umarım kışkırtmış olurum.

Yukarıda biri antik, diğeri erken İslam medeniyeti dönemlerinde yaşamış epik örneklerin ortak noktası:

İkisinin de sahip oldukları ya da altın tepside kendilerine sunulan ikbali ellerinin tersiyle itmeleri.

Yeri gelmişken tam tersi bir tarihî şahsiyeti de yâd etmeden geçmek olmaz.

Bu zat,

En alt kademedeyken devletin en yüce katına erme fırsatı bulur…

Geçmişini her zaman hatırlayıp hâline şükretme erdemiyle diğer iki zattan aşağı kalır yanı olmasa gerek!

Avamdan birinin çoban oğlu iken…

Gazneli Mahmut’un başveziri olan Ayaz!

İlk iş;

Çobanlık yaptığı zamanları hatırlamak için asası ve kepeneğini astığı bir kulübe yaptırmak…

Ara ara ziyaret edermiş!

Ola ki enaniyete kapılıp yoldan çıkmamak için!

Kulağınıza kar suyu kaçırmış olayım.

Günümüzde…

Aklıma gelmese vefasızlık olurdu.

Tek geçerim.

Mujica!

Kolay olsa kıymeti olmazdı!

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:
Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !